Türkmenistan (Aşkabat – Farab )

Gürkan Genç tarafından 10 sene önce yayımlandı
15 dakikada okuyabilirsiniz

Şu anda Özbekistan’ın Bukhara şehrinden yazıyorum. Aşkabat’ta ve Aşkabat sonrasında pek yazmak için zamanım olmadı. Burada otelde konakladığımdan bir gecemi bu işe ayırıyorum.

Türkmenistan Aşkabat’ta geçen bir olay sürekli aklıma geliyor ve her seferinde gülüyorum. Len ülkeden 3000 km uzaklıkta fıkra gibi olay yaşadım. Bu Aşkabat’a ilk girdim, şehre bakına bakına geziniyorum. Polimeks firmasının şantiyesini arıyorum, oraya buraya bakınıyorum. Otobüs durağını gördüm oradaki insanlara yaklaşıp sorayım dedim. Benim yaklaştığımı gören biri ayağa kalktı, tam “Selam” diyeceğim. Herif bir anda ‘’Hey my friend. How are you?’’ deyince ben de “Hello” ile başladım. Polimeks’in yerini soruyorum. Yahu adam bir aksanlı İngilizce konuşuyor şaşarsın. Şaşarsın çünkü herif bildiğin Türk. Ulan burun da bizim oralardan. Hayır Türk olsa arkada kocaman bayrak var. “Vay hemşehrim” deyip muhabbete girer ama bunu yapmadı. Bana Polimeks’in yerini bir güzel tarif etti. Tam ayrılacaktım. Adama içimden geldi sordum: “Are you Laz?” “Yes, I am Laz” cevabı gelmez mi. Güzel kardeşim 147 km yol almışım, bana bu soruyu neden sorduruyorsun he akşam akşam. Abi ne yaptın, dedim. “Arkada kocaman bayrak var. Benimle neden İngilizce konuşuyorsun 5 dakikadır.” Duraktaki tüm Türkler gülüyor. İşin komik yanı ben de Laz’ım, deyince başladık gülmeye. Ulan koca şehirde iki Laz birbirini buldu İngilizce konuşuyor yaaa.

Yol boyunca Elçilikten Selim Bey ile muhatap oldum. Kendisi ile Elçilikte tanıştığımızda Türkmenistan görevlilerine bilgi verdiklerini fakat geri dönüş konusunda pek de umutlu olmadıklarını dile getirdi. Ben başımdan geçen olayları anlatınca anlaşıldı ki o evraklar işe yaramış. Bir de Azerbaycan Elçiliğimizde çalışan Ümren Hanım akrabası Serpil Hanımı orada görebileceğimi söylemişti. Kendisi ile de tanıştım. Hatta sonrasında beni ailesi ile birlikte yemeğe davet etti, ben de kabul ettim. Şu ana kadar yol boyunca tanıştığım en hayat dolu ve renkli aile onlardı. 18 senedir Türkmenistan’da çalışıyorlar, Ruhfen Abi inşaat işleri ile ilgileniyor. Kızları Serra da önümüzdeki sene liseden mezun oluyor. Türkiye’de bir üniversiteyi kazandıktan sonra ailece ülkeye geri dönüş yapacaklar. Ben de inşallah onları Çanakkale’de ziyarete gideceğim. Anneler hep aynı. Yola çıkarken Serpil Abla: “Gürkan bu var mı, şu var mı? Bunu aldın mı? Şunu da al” :D. Tabii şimdi evlat olmadığı için durumu anlamak kolay olmuyor. Yazılarımı okuyan ve çocuk sahibi olanlar için soruyorum. Kızınız veya oğlunuz “Tek başıma böyle bir yola çıkıyorum” dese ne yaparsınız? Aşkabat’tan sonra aldığım yol boyunca da beni arayıp km km takip ettiler. Kavasoğlu ailesine her şey için teşekkür ederim.

Aşkabat enteresan bir şehir. Tüm şehir granit ve mermerden yapılmış. Gündüzleri göze soğuk gelen şehir, geceleri bu binalara beyaz ışıkları vurduklarında büyüleyici bir şehir hâline geliyor. Ayrıca şehirde enteresan kurallar da var.  Mesela araban kirli ise polis seni durdurduğunda 100 dolar ceza kesiyor. Ben de ülkeye girdiğimden beri kendi kendime düşünüyordum “Len bu herifler her gün her gün neden araba yıkıyorlar” diye.

Aşkabat’ta bir umut belki bankamatik vardır, demiştim ama öğrendim ki bu şehirde de bankamatik yok. Yani Azerbaycan’dan Türkmenistan’a geçerken kesinlikle yanınızda 500 dolar kadar bulundurmanız şart.

Bu ülkede iki gece de diskoya gittim. Selim sağ olsun güzel güzel gezdirdi beni. “Bu böyledir, şu şöyledir” deyip hadi deyip pistlere attık kendimizi hahah

Aşkabat’ta yaklaşık olarak 5 gün geçirdim. Enteresan bir çekiciliği olduğu kadar itici bir yanı da var bu şehrin. Ayrılırken sadece tanıştığım yeni dostlardan ayrıldığım için üzgündüm.

Yola Kavasoğlu ailesinin yanında kahvaltı yaptıktan sonra çıktım. O gün fazla bir kilometre yapmadım. Yakınlardaki Yaşlık köyünde durdum. Rüzgâr arkamdan esmesine rağmen uzun bir aradan sonra kaslarımı zorlamak istemiyordum. Köye vardığımda kamp yeri bakınmaya başladım. Gençler ileride bir restoran olduğunu, onun çevresinde izin verebileceklerini söylediler.

Restorana gittim. İçeride çalışanların hepsi kadındı. Türk bayrağını görünce yanıma gelip. Abi sen Türkiye’den misin, diye sordu hemen. Kendisi de uzun seneler Türkiye’de çalışmış sonra vize alamadığı için sınır dışı edilmiş. Kendisini oraya götürmemi istedi iki laf arasında. Dedim “Olmaz, ben 1 sene sonra döneceğim ülkeme”. Neyse dükkânın sahibi geldi, o da kadın. Dükkânları var ama dükkân dökülüyor. Müşteri de yok içeride. Üzülüyorum bu duruma, çalışanları ve sahibini çok iyi anlıyorum. Önce bir yemek siparişi veriyorum. Biraz sohbet ediyoruz. Yüzlerinde gülücükler oluşturduğumu görmek hoşuma gidiyor. İçeri girdiğimdeki o karamsar havaları gidiyor. Ben içeri girdikten sonra arkamdan birkaç grup daha geliyor. Ben de mutlu oluyorum. Çadır için yer istiyorum. Sahibi de “Olur mu” diyor. Arkada klimalı ev var orada kalırsın, diyor. Eve götürüyor beni. Belli ki kalanlar var odada. O gün için kimsenin kalmayacağını söyleyip gidiyor. Ben de eşyalarımı çıkartıp günün verdiği yorgunlukla hemen uyuyorum.

Gecenin bir yarısı kafam kaşınıyor. Elimi atıyorum kafama, sert bir cisme değiyor. Kendime geliyorum hemen. Ben elimi değince hareket ediyor. Saçlar da uzadı anasını satayım. Terden, tozdan falan da kazık gibi arasına girmiş böcek, öyle tek hamlede de saçlarımın arasından atamadım. Hemen yanımda duran tepe lambamı yaktım, kafamdaki bu büyük böcek de ne diye bir bakım dedim. Lambayı bir yaktım ki çevremde bir karafatma ordusu dolanıyor. Ben ışığı yakınca hepsi dondu kaldı, bana bakıyor. Ha siktir oldum. Sayamadım kaç tane var. Fark ettim ki tulumun içine de girmişler. Off off. Hemen üstümü başımı bir çıkardım. Silkelendi. Böceklerden tiksinmem fakat bu salak hayvandan oldum olası nefret ederim. Pisliğin olduğu yerde olduğundan sanırım. O kadar da pis değilim canım ben :D. Odanın ortasına çadırımı kurdum. Sonra da yatıp içine uyudum. Sabaha doğru kalktığımda çadırın tepesinde ve altında karafatmalar vardı. Onları bir kışkışlayıp sabah kahvaltımı huzur içinde yaptıktan sonra yola koyuldum.

O gün de şanslı günümdü, rüzgâr arkamdan esiyordu. Rüzgâr arkamdan estiğinde ciddi anlamda terliyordum. Ama pek umurumda değildi. Hızım güzeldi, yol fena değildi. Yolumun üstünde Kaka şehrinde Nata inşaatın şantiyesinde öğle yemeği molası verdim. Şantiyeler dinlenme alanlarım olmuştu, bu çok güzeldi.

Öğle yemeğinden sonra biraz yol aldım. Sol tarafımda harabeleri görünce hemen oraya yöneldim. Tabelada eski Moğol şehri olduğu yazıyordu. Çıktım bir tepenin üstüne, o büyük şehri hemen kareledim. Hemen ilerisinde de Sandıklı Evliya Türbesi vardı, oraya da uğradım. Tabii bu noktalar hakkında çevrede bilgi verecek kimse yoktu. Alan terk edilmiş gibiydi.

Akşama kadar 142 km yol aldım. Sık sık durup mola vermesem demek ki 200’ü zorlarım ben, diye de düşünmeden edemedim. Günde 200 km yol yapmak bana neredeyse 3 günlük zaman kazandırırdı.

Nata inşaatın yaptığı köprülerden birine 3 km uzaklıktaydım fakat güzel yeşillik bir köy gördüm. Kampı burada vermek istedim. İnsanlar ben köye girince korktular, bunu yüzlerinden anlayabiliyordum. Bir tanesine selam verip konuşmak istedim, arkasını döndü gitti. Markete uğradım hem su alıp hem de sohbet etmek için. Çadır kuracak bir yer aradığımı söyledim. “İleride Türk şantiyesi var. Orada kurarsın” cevabını aldıktan sonra köyde hiç durmadım. Arada bir böyle de oluyor. Aslında korktukları ben değilim. Orada başıma bir şey gelirse onların başına, benim başıma açılacağından daha büyük dert açılacağını biliyorlar; o yüzden uzak duruyorlar. Ben de adamın dediği gibi geceyi inşaatta çadır kurarak geçirdim.

Bu şantiyede iğde ağcının altına çadır kurdum. Birkaç Türkmen hemen yanıma gelip “Bu ağaç kötü şanstır, altında uyuma” dediler. Şeytan gelir, dendi. Vallaha sabaha kadar mis gibi uyumuşum.

Bugün de rüzgâr arkadan estiği için rahat bir yol alıp Tejen’deki Türkmen Türk okuluna vardım. Okulun yetkilisi Yusuf Bey beni karşıladı. Bir gün bu okulda kalabildim. Hem öğrencilerle muhabbet etme imkânı buldum hem de öğretmenlerden birinin evlilik sonrası dost yemeğine katıldım.

Ertesi sabah Kadir Hoca’nın sınıfında benim için bir gösteri yapıldı. Çocuklarla sohbet ettim. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım, öğleden sonra bir gibi yola çıktım. Gideceğim yer Oğuzhan Tır Parkı, 82 km bir yol. Önce arka lastiğim patladı, onu tamir ettim. Büyük bir çivi girmişti. Birkaç km sonra gene patladı. Bu sefer fark ettim ki arka teker yarılmış. Eee bu lastikler Karadeniz’i gördü, Ege’yi gördü, Ankara’da birçok yerde bindim. 7000 km’den fazla yol aldılar. Normal. Öndeki lastik maşallah hâlâ taş gibi. Moğolistan için aldığım dişli lastikleri taktım. Onlar da Rubena Enes :D. Bugün de rüzgâr karşıdan esiyor. Sırası ile önce gidon çantası koptu. Sonra ön sağ çantanın bir klipsi, ardından ikincisi kırıldı. Çantayı arkaya yükledim. Bu sefer de bisikletin dengesi bozuldu. Arka lastik bir kere daha patladı, ön çamurluk düştü. Bir yerde durduğumda da fark ettim ki ön göbekte boşluk oluşmuş. Ne oluyor len, dedim. Hepsi de bir günde olmaz ki kardeşim. Hava karardı. İlk defa karanlığa kaldım. Ne olursa olsun Oğuzhan’a varacağım, diye bağırıp yola devam ettim. Akşam 10 gibi Oğuzhan’a varmıştım. Ekmek arası ciğer yiyordum. Tırcı arkadaşlarla da sohbet ediyordum.

Sabah gene tırcılarla beraber aynı zamanda yola koyuldum. Mary’de ki Türkmen Türk okulunda Ahmet Hoca beni karşılayacaktı. Bu okulda durmam şart olmuştu. Çünkü kırılan çantaya bir şeyler yapmam lazımdı. 80 km dengesiz bir şekilde yol almak beni iki kat yordu. Mary’e vardığımda Ahmet Hoca her konuda yardımcı olmaya çalıştı bana. Türkmen Türk okullarındaki misafirperverlik çok güzel. Burada açık hava sinemasında çocuklara ve gençlere projemin amacını anlatıp videoları ve fotoğrafları gösterdim. Hepsi çok etkilendi. Bu arada okulun demircisi alüminyumdan 4 kanca yapmıştı bana. Pek sağlam gözükmese de iş gördü. Sağdan soldan benim kancalarla da sıkıştırınca gayet sağlam olmuştu. En azından artık denge sağlanmıştı. Kendilerine buradan çok teşekkür ederim.

Mary’den sonraki durağım Bayramali’deki Türkmen Türk okulu oldu. İki şehir arasında pek bir fark yoktu fakat bu şehir Merw olarak da bilinir. Selçuklu İmparatorluğunun başkenti. Yusuf Hoca buradaki gezilerde bana eşlik etti ve bilgi verdi. Arkadaşlar, gördüklerimi görmenizi isterdim. Daha doğrusu göremediklerimi. Yahu koca şehir kumların altında kalmış, büyüklüğünü ve genişliğini anlatmak zor. Tek bir arkeolojik kazı yok. Muhteşem bir hazine toprak altında. Bir yerde göçük olmuş, bir evin parçasını oradan görebiliyorsunuz. O kadar güzel de korunmuş ki her şey. Neden, diye sordum. Neden böyle bir hazine gün yüzüne çıkartılıp insanlığa sunulmaz ki? Görmeseniz bile o gücü hissedebiliyorsunuz. Birkaç türbe gezdikten sonra okula gerip dönüp sohbet ediyoruz. Sabahleyin de erkenden yola çıkıyorum.

Hedefim sınırın yakınında bir yerde kamp kurmak. Fakat rüzgâr öyle bir esiyor ki tam karşıdan, gitmek mümkün değil. Buna rağmen öğleye kadar 120 km’yi geçmiştim. Çölün ortasında ilerliyordum yaklaşık 70 km’dir. Hiçbir yapı ve ağaç görmemiştim. Aşkabat’tan beri sadece koordinatımı veren GARMİN MARKA!!! GPS aygıtımda sadece sınıra kaç km kaldığını görebiliyordum. Kum fırtınası başlamıştı. Ağzım, gözüm, burnum, her tarafım kum olmuştu bir anda. Polimeks’ten aldığım kum maskelerinden bir tanesini hemen kullandım. Tam da bu sırada çölün ortasında Ahmet’in kafesine vardım. Ulan hayal mi görüyorum, oldum. 3 litre suyum kalmıştı. Tırcılar da vardı. Çay, yemek, su… Bir güzel karnımı doyurdum. Önüme bir defter koydular, orada duran tüm turistler bu deftere not yazıyorlarmış. Hadi beeeee. Notları bir karıştırdım. Bu Malezyalılar 2 gün önümde çıktı. David ise sabah erken saatlerde geçmiş oradan. Haydaaa oluyorum. Hemen ben de bir şeyler yazıp benden sonra geleceklere bana ulaşmaları içinde e-posta adresimi bırakıp hemen yola koyuluyorum. Herif hemen önümdeymiş. Tam yola çıkıyorum, gitmemin imkânı yok. Göz gözü görmüyor. Her taraf kum. Oradaki tırcı arkadaşlardan birine rica ediyorum “Beni 30 km ötedeki Türkmenabat’a atar mısınız” diye. Bir tıra atlayıp 30 km araçta yol aldıktan sonra Türkmenabat’tan basıyorum pedala. Sınıra varınca kadar hiç durmuyorum. Ulan nerede bu herif? Bas bas yetişemedim bir türlü, hava tam kararmaya başlamışken sınıra varıyorum. Kapılar kapanmış geç kalmışım. Kanadalı 1 saat önce geçti diyorlar. Sınırın öbür tarafında kamp atmış durumda. Tıra bindiğim o 30 km hariç gün içinde 186 km yol yapmışım. Adamı yakalayacağız diye kendimizden geçtik, gene de yakalayamadık. Gece çadırda uyurken kaç defa kramp girdiğinden bağırdım, hatırlamıyorum. Yükle birlikte rüzgâra karşı bu kadar kilometrenin fazla olduğunu anlamış oldum. Sabaha ağrım sızım pek kalmamıştı fakat sanırım bir daha bu kadar fazla km yapmayacağım. İsterse önümde bir ordu bisikletli olsun. Yalnız giderim daha iyi vallaha.

Sabah uyandım. Sınır kapısının önünde tırlar ve ben sınırdan geçmeyi bekliyoruz. Bekliyoruz da ben motoru bozmuşum. Yahu koca arazide şimdi gidip nereye yapayım, her taraf açık kabak gibi. Kıçımızı gösterecek hâlimiz yok. Çaktırmadan keşif gezileri yapıyorum sınırın neresine mayın bırakayım diye de yok arkadaş! Her yerden her şey gözüküyor. Saat zaten 8 de oldu. Çalışanlar, çalışmayanlar, sınırı geçecek olanlar da gelmeye başladı. Altıma kaçırdım kaçıracağım. Gittim kapıdaki askere açık açık “Şu kapıyı benim için açın yoksa altıma sıçacağım az kaldı” dedim. Bisikleti, parayı pulu bıraktım orada; tuvaleti gösterdiler. Koşa koşa gittim. Oh be dünya varmış! Niye daha önce demedim, diye de kendime kızıyorum.

1 saat sonra sonra geri döndüm, bu sırada tırlar geçmiş falan filan. Tırcı aleminin kralı şeklinde sahneye en son ben girdim :D.

Türkmenistan’da yollar bozuk, hava sıcak, bankacılık yok. İnternet olduğunu söylüyorlar ama o da yok. Kurallar ve baskılar var, su yok ve daha birçok şey daha sayılabilir. Fakat insanı güzel kim ne derse desin. Ben köylerindeki o misafirperverliği ve konukseverliği gördüm, yaşadım. Türk her yerde Türk. Bunu yol boyunca hissediyorsunuz ve mutlu oluyorsunuz. Ülke genel olarak çok ucuz. Ülkenin neredeyse tamamı düzlük. Fakat yollar çok kötü. Tarihî ve turistik yer sayısı kısıtlı. Avaza bölgesi bundan 10 sene sonra sanırım ancak turistik bir yer olur.

Avaza – Türkmenbaşı: 20 Km

Türkmenbaşı –Belek: 80 Km

Belek-Balkanabat: 80 Km

Balkanabat – Kumdağ: 47 Km

Kumdağ – Bereket: 95 Km

Bereket – Serdar: 75 Km

Serdar – Koç Köy: 35 Km

Goç Köy – Arçman: 72 Km

Arçman – Aşkabat: 147 Km

Aşkabat – Yaşlık: 52 Km

Yaşlık – Düşük: 142 Km

Düşek – Tejen: 40 Km

Tejen – Oğuzhan: 82 Km

Oğuzhan – Mary: 72 Km

Mary – Bayramali (Merv): 42

Bayramali- Özbekistan sınırı : 186 Km

Türkmenistan Etabı toplamda: 1267 Km

Türkmenistan içinde Kaybettiğim kalori: 52000

Toplam tırmanış: 275 metre

Dünyanın En büyük 8. Çölü Kara-Gum Çölünü bisikletle geçmeyi başaran ilk Türk

Türkmenistan ülkesini bir ucundan diğer ucuna resmî olarak bisikletle geçen ilk kişi.

Gürkan Genç'e Destek Vermek İstiyorum!