Turkmenistan (Turkmenbasi – Askabat )

Gürkan Genç tarafından 10 sene önce yayımlandı
28 dakikada okuyabilirsiniz

Gemide zaman geçmediğinden bilgisayarda oyun oynayarak vakit geçiriyordum. Gece birde uyudum iki gibi de önce çapanın çekilişi, sonrasında motor sesleri ile uyandım. Limandaki gemi çıkmıştı, limana gidiyorduk. Bu saatte indirmezler diye düşünürken kapı çalındı. Hazırlan doktorlar kontrole gelecek sonrada ineceksin, dendi. Yahu şans yok bende neredeyse hiç uyumadım. Hazırlandım, doktorlar geldi, kontrolden geçtim. Eşyaları bisikletime taşıdım. Bisiklet hazır olunca da yük kısmından çıkıp gümrük bölümüne geçtim. Bu süreç epey uzun oldu. Saat sabah dört olmuştu.

Gümrüktekiler beni görünce şaşırdılar. Vize sorun olduğundan Bakü’den bisikleti ile gelen çok az turist varmış. Ben cidden çok şanslı bir bisikletçiyim. Öğrendiğim kadarı ile Türkmenbaşı’ndan bisikleti ile başlayıp Farab’a kadar giden, daha doğrusu buna izni olan ikinci kişiyim. Benden önceki grup Amerikalıymış. Diğer gelenler ise 5 günlük vize süresi dolduktan sonra yakalanana kadar yola devam ediyorlarmış. Yakalandıklarında da Özbekistan sınırına bırakılıyorlarmış ya da buradan trene atlayıp Özbekistan sınırına geçiyorlarmış.

1 aylık vizeyi dolu dolu kullanmak için vizemi burada alacaktım fakat vize bölümü sabah 9’da açılıyormuş. Eh ne yapalım, oturup bekledim. Bu arada oradaki askerlerde kayıtlarını incelediler. Neden mi? Daha önce Türkmenistan’ı baştan sona geçen sadece Amerikalılar olmuş. Onlar da üç kişiymişler. Resmi olarak tek başına geçen olmamış. Benim ilk olacağımı söylediler. Onlar da mutlu oldu ben de. Kendi ülkemde tarihe adımı yazdırmama çok var ama Türkmenistan’da tarihe geçecektim.
Sabah 9’da vize bölümüne bakan memur geldi. 95 dolar vize parası, 30 dolar da toprağa ayak bastı parası verdikten sonra pasaportumu almaya gittim. Vizeyi verdiler ama bir sorun vardı. Beni Türkmenistan’da sahiplenecek bir turizm firması gerekiyordu. Bunun sebebini inanın hala anlamış değilim. Yabancı şubeye gitmem söylendi. Türkmenbaşı’nda bir tane vardı.

Neyse sınırı geçmiştim, sonunda pedallamaya başladım. Özlemişim yolda olmayı. Türkmenbaşı limandan 6 km uzaktaydı. Şehir merkezine vardığımda yabancılar şubesine uğradım. Orada bana turizm şirketi bulmaya çalıştılar. 3 gün içinde bu işlemi yaptırmam gerekiyordu yoksa ceza yiyorsun. Elçiliği aradım. Elçilik de bu şekilde kayıt yaptırmadan ülkeye nasıl girdiğime anlam veremedi. ‘’Gürkan Bey siz bu ülkeye nasıl girdiniz? Almamaları gerekiyordu size o kayıt yapılmadan. Zoru başarmışsınız. Hemen trene atlayıp Aşkabat’a gelin kayıt işlemlerini oradan yaptıramazsınız.’’ Ben 1 aylık vize almışım. Gemiden başka bir araca bisikletimi koymamışım. 645 km’lik yolu bisikletimi trene atarak gideceğim öyle mi? Hahah. Telefonu kapadım. Yabancı işler şubesi önce gümrüğü aradı, hakkımda detaylı bilgi aldı. Sonrasında Balkanabat’taki Balkan Seyahat Acentesi arandı. 2 saatlik bir trafik görüşmesi yapıldı. Bu arada Aşkabat da arandı. Yabancı şubedeki görevli “Gürkan Bey şehirden ayrılmayın, halledilecek. Kalacak bir yer bulun, yorgun gözüküyorsunuz’’. Vallahi doğru söylüyordu. Kendisinden şehir hakkında biraz bilgi aldım. Kendisi de Ankara’ya sık sık geliyormuş. Telefon numaramı verdim. Gelince mutlaka ara misafirim olacaksın, dedim. Çok çabaladı ve uğraştı. Madem aranacaktım, kalacak yer bulayım dedim.

Şehrin içinde bisiklet sürmeye başladım. Hava çok sıcak, uykusuzum, açım nereye gittiğimi bile bilmiyorum. Yolda alt yapı çalışmaları yapılıyordu. Her yer toz topraktı. Tam iş sahasının yanından geçerken kazıcıdan bir korna geldi. Şoför elini kaldırmış bana hayretler içinde bakıyor. Araçtan inerken “Toprağam bana Türkiye’den bununla geliyorum deme” dedi. Gülmeye başladım. Derken çalışan herkes işi gücü bıraktı. İşi yapan Türk firması Polimeks çıktı. Hemen bir kola alındı marketten, başlanıldı sohbete. Hikâyemi anlattım. Heyecanla dinlediler. Gurur duydular. Alan sorumlusu Özcan Abi “Seninle gurur duyuyorum. Türk bayrağını arkanda taşıyarak bu topraklarda geziyorsun, helal olsun sana” diye bağırıyordu. Çevresindeki Türkmenlere de gururla beni gösteriyordu. Hemen şantiye şefi Mehmet Bey’i aradı. Durum anlatıldı, bana oradan yer hazırlandı. Gideceğim zaman beni bisikletimle Türkmenbaşı’na bırakmak kaydı ile servise bindirildim. Şantiyeye gidildi. Şantiye şefi Mehmet Bey beni karşıladı. Hemen odamı gösterdi. Klimalı, sıcak suyu akan, güzel bir oda. Kirli kıyafetlerim için bir kadın kapıda bekledi. Duşumu aldıktan sonra öğle yemeğine indim. Allah’ım dünya varmış ya. İyi ki Polimeks firması buradaymış, dedim. Bu arada yeni insanlarla tanışmaya da devam ediyordum. Neşet ve Aykut adında iki arkadaşla tanıştım. Aykut haritacı, aklıma Enes geldi. Ah ulan Enes sen de olsaydın da beraber yol alsaydık. Kendisinin de motoru varmış. Onunla buralara hangi yoldan gelmek daha iyi olur diye düşünürken ben çıkıp gelmişim. Gürcistan ve Azerbaycan yollarının yapım aşamasında olduğunu söyledim. İran üzerinden Aşkabat’a gitmek daha mantıklı. İran’ın yollarının gayet iyi olduğunu yabancı gezginler hep söyler. Bizim gibi gezginler için kullandığımız vasıtaların mekanik ve yedek parça sorunları hayati önem taşıyor. O yüzden yolun durumu cidden önemli. Özellikle Asya bölgesinde neyi, nereden bulup, kime yaptıracaksınız?

Türkmenistan’daki ilk önceliğim güneş kremi bulmaktı. Hangi ‘dermanhane’ye baksam (eczane ama bu ‘dermanhane’ kelimesi hoşuma gitti 😀 ) yok. Yahu böyle bir ülkede nasıl yok? Kadınların çoğu uzun ince elbise giyiyor sanırım o yüzden yok diye düşünmeye başlamıştım ki pazar alanında tezgahlarda bulabileceğim söylendi. Yarın şehre uğrayıp alırız, dedik.

Ertesi gün eksikleri tamamladım. Mehmet Bey Polimeks firmasının Türkmenbaşı’nda yaptığı kanal ve havalimanı projesini bana yerinde gösterdi. Kanal projesi tam bir mühendislik harikası. Hazar Denizi’nden suyu alıp kot farkı olan kanala filtreleyip pompalıyorlar. 7 km uzunluğundaki bu kanalda denize giriliyor ve çevresinde bir dolu restoran spor merkezi mevcut. ‘Avaza’ dedikleri bu bölgeyi Türkiye’nin Antalya’sı yapmaya çalışıyorlar. 100’den fazla otel planı mevcut, 6 otel yapılmış. Fakat bir sıkıntı var. Çölün ortasına yapılan bu muhteşem proje için insan gerekli. Etrafta insan yok ki?

Eee turizm desen ülkede bir çok yasak var, giriş zaten sıkıntılı. Çölün ortasına turisti çekmek için bir cazibe lazım. Tamam bu kanal projesi süper ama yetmez ki. Bir de dikkatimi çeken şu oldu 14 km boyunca birer metre ara ile çam ağacı dikmişler. Hazar Denizi’nin yanında, çölün ortasında çam ağacı… Yarısı kurumaya başlamış bile. Amaç çam ormanı yapmak. Tutmaz ki. Peyzajcıya helal olsun dedim. Sonra da tesadüf eseri tanıştık, Trabzonlu çıktı. İbrahim canım kardeşim hadi ben kalktım Japonya’ya bisikletle gidiyorum, bir oluru var. Ama sen çöle çam dikmişsin, nasıl olacak bu? İbrahim ve karısının (ki adını bana söylemeyi unuttu yoksa onu buraya yazmaz isem üzüleceğini de dile getirmişti) yeşillendirme çalışmasına bakınca muhteşem iş çıkartmışlar, çölde ancak bu kadar olurdu dersiniz. Cumhurbaşkanı istemiş. “Türkmenbaşı istediyse olacak, önemli değil” diyor. Kurudukça yenileri dikiliyormuş. Ben de neticeyi seneler sonra öğrenirim, dedim.

Yabancılar şubesinin girişimleri sonucunda bir telefon geldi. Nerede olduğum öğrenildi, Balkanabat’tan bir yetkili yola çıktı. 180 km yol alıp benim yanıma şantiyeye geldi. Pasaportumu istedi. Vizeme baktıktan sonra bir aylık kayıt damgasını vurdu. Tam ben ne kadar vereceğim diyecektim ki, Başbakanın yaptığım bisiklet seyahatinden haberdar olduğunu ve ülkedeki tüm otellerde indirimli kalabileceğimi söyledi. Yol boyunca da herhangi bir sorunla karşılaşırsanız lütfen beni arayın, dedi. Şimdi odadaki tüm çalışanlar ve ben şoktayız. Peki bunun ücreti nedir, dedim. “Siz misafirsiniz, Balkanabat’ta sizi bekliyoruz. İyi yolculuklar” deyip çıktı. Çıktıktan sonra Mehmet Abi KGB ajanı olduğunu söyleyip noktayı koydu ama yapılan çalışmaya o da şaşırdı.

Elçilik telefon açtı “Aşkabat trenine bindiniz mi” diye. Durumu kendilerine anlattım. Hangi birim aracılığı ile buları yaptırdınız, diyor. Elçiliğin de durumdan haberi yok. Ne olup bitiyor onlar da anlamadı. Şu durumda birimin adı ‘Gürkan Genç’. O kadar : ). Olaylar nasıl gelişti ne oldu ben de anlamadım ama her şey hallolmuştu.

Sabah Türkmenistan’a giriş yaptığım noktaya beni bıraktılar. Türkmen şoförler Mehmet Abi’ye “Önünde dik bir rampa var, bu bisikletle orayı çıkamaz” diyorlar. “Rampa mı var abi? Karadeniz’den beri görmedim. İnşallah iyi bir rampadır, düz yolda gitmekten vallahi sıkıldım” deyince gülüyoruz. Vedalaşıp yola koyuldum.

Yolun hemen başındayken güneşin yakıcılığını hissettim. Hemen durup kremi sürdüm. Bir süre daha gittim, anladım ki bu güneş faktör falan dinlemeyecek, beni kavuracak. Rüzgârlığın kol bölgesini çıkardım, onu geçirdim üstüme. Böyle daha iyi oldu, hem kolları korumuş oldum hem de bu kıyafet çok başarılı oldu. Sadece kollarımı örtüyor ve her tarafından nefes alıyor.

Dedikleri rampaya geldiğimde hayal kırıklığı yaşadım. Eğimi %7 olan yarım kilometrelik bir yerdi. Sonrasında 80 km boyunca dümdüz bir yolda pedal çevirdim. Bunu yola çıkmadan önce biliyordum. Türkmenistan rotasını çıkartırken dikkatimi çekmişti, hiç yükselti yoktu ülkede. Pedalı vurduğun gibi bisiklet giderdi. 1440 km de böyle gidilmez ki. Uykusu gelir adamın, zaten sıcak fena yapıyor. Ülkede ineklerin yerini develer aldı. Öyle başı boş arazide geziniyorlar. Bu çöl kumunu ben hayatımda ilk defa görüyorum. Birinci sınıf plaj kumu. Yani Türkiye’de sahil şeridine sermek için aranan kum burada istemediğin kadar var.
Su,makarna, Nutella, pilav, konserve balık, zeytin, çorba her şey mevcut yanımda ama bir ekmek almayı unutmuşum. İçimden tam “Keşke marketten alsaydım” dedim. Ben bunu düşünürken arkadan geldiğini duyduğum kamyon yanımda yavaşladı. Kafamı çevirdim, şoförün yanındaki adam bana ekmek gösteriyor. Şaka dedim ya, cidden şaka, olmaz yaa. Serap serap, çöldeyim ya. Yemin ediyorum arkadaşlar 10 saniye geçmemişti, bu ekmek olayını düşündükten sonra ortaya çıkıverdiler. Demek ki bu çölde kanunlar böyle işliyor. Bir sonraki dileğim bir otobüs dolusu bikinili Türkmen kızlar oldu. Onlar da hemen kamyonun arkasında belirdi . Neyse şimdi ekmekler de gitmesin, isterim işareti yaptım. Kamyon önümde durdu. İki Türkmen indi araçtan, bana bir bardak soğuk ayran verdiler ( deve sütünden yapılan ‘çal’). İki de ekmek verip yollarına devam ettiler. İşleri olduğundan durup sohbet edemediler. Allah razı olsun, dedim . Biliyorum sen de benimle yol alıyorsun hoşuna gidiyor macera.

Hani gölgeliğe çekip kendime yemek hazırladım demeyi çok isterdim fakat ağacı geç tek bir yapı bile yok alanda. Güneşin altında yaptım kendime ekmek arasına ton balık, üstüne de bir tane Snickers yedim. Tamam, yola devam. Akşama kadar 80 km yol aldım. Belek kasabasına varmıştım. Tırcıların araçları görünce “Aha” dedim, kankalar. Hemen ben de o alana girdim. Güzel bir Türkmen lokantası. Kocaman bir dut ağacı altına geniş çardaklar kurulmuş rüzgâr serin serin esiyor. İranlı birkaç tırcı vardı. “Nereden geldin, nereye gidiyorsun” muhabbetlerinden sonra mekânın sahibi dut ağacının serin bir köşesinde çadır kurabileceğimi söyledi. Süper olmuştu bu, hiç vakit kaybetmeden oradaki minik çocuklarla çadırımı kurdum. Onlar da benim orada kaldığıma sevinmişlerdi. Hem Türk oluşum hem de bisikletle gelmem değişik bir sevinç yaratmıştı bu çocuklarda. Bisikletin üzerindeki yükleri indirdikten sonra bisikleti çocuklara verdim binmeleri için. Köydeki her çocuk bisiklete binmek istiyordu. Ben de onların bisikletine bindim. Sonrasında elimi yüzümü yıkayıp çadırıma girip üstümü başımı değiştirdim. Çok fazla tuz kaybetmiştim, kıyafetlerden belli oluyordu. Çadırı bir düzene soktuktan sonra dut ağacının altındaki serinlikten kendimden geçmişim. Nasıl da güzel uyumuşum anlatamam. Uyandıktan sonra “Yöresel bir yemek yiyeyim” dedim.

Mantılarını övdüler ben de ondan istedim. Mantılarında yoğurt yok, biraz yağlı etleri kocaman hamuru da enlemesine açmışlar, baklava görüntüsü var. Tadı süper. Bir porsiyon mantı 4 manat yani 2 Lira ediyor bizim paramızla.

Evet ülke bizim ülkemize kıyasla çok ucuz. Mesela benzinin litre fiyatı yanlış hatırlamıyorsam 90 kuruş. Bu ülkede halk doğal gaza, elektriğe para vermiyor, bedava. Devlet gene araç sahibine yılda belli bir oranda benzin veriyor. Vergi diye bir şey yok. Ülkede yaşayan herkesin kendine ait bir bağı bahçesi var. Okul sayısı az fakat okula giden sayısı fazla. Halkı iş arıyor ama iş alanı yok petrol ve gaz var o da yabancıların elinde. Yemekleri güzel fakat karasinek çok. Irk olarak çok güzeller. Hep konuşulur, duymuşuzdur. Türkmen kadınına bakmaya doyamazsınız, o kadar güzeller. Evlenmeden ülkeden çıkmam lazım, diyorum. Bu ülkede yabancılar Türkmen bir kadınla birlikte olamazlar, sınır dışı edilirler. Diyelim ki Türkmen bir kadınla evlendin. O kadının 30 yaşına kadar ülkeden çıkması yasak. Çıkacaksa ciddi bir para veriyorsun devlete. Restoranda ve dışarıda sigara içmek yasak, ancak evinde içebilirsin. Gece 11’den sonra yabancıların sokağa çıkması yasak. Ülkede kredi kartı kullanımı yok, bunu biliyordum. ATM de yok, bunu bilmiyordum. Parasız kaldım, Western Union’dan para transferi ile ancak para alabiliyorsun. Salı günleri resmi tatil. Pazartesi günleri de her yer akşam dörtte kapanıyor resmi tatil öncesi olduğundan. Halkı şimdiye kadar çok konuksever. Bazı işgüzarlar turistim diye kazıklasa da genelde insanı iyi. Hava koşulu bakımından çok sıcak. Arada bir geçiş dönemi yaşamadım. Yağmur çamurdan, bildiğin çöl iklimine geçtim. Hani serin serin pedallama durumum olmadı.

Sabah olunca pılımı pırtımı topladım. Erkenden yol aldım. İstikamet Balkan eyaletinin büyük şehri Balkanabat. Yol düz, araç sayısı çok az. 60 kilometre boyunca yerleşim yeri görmedim. Yanımda 10 litre su taşıdığımdan dolayı artık pek telaşlanmıyorum. Ne olursa olsun o su tanklarının hepsini yerleşim yeri gördüğümde ağzına kadar dolduruyorum. Çölde gitmek sakat, bunu fark ettim. Ulan at sırtında burayı geçmek daha rahat vallahi. Bizim demir at yoruyor sıcakta.

Bu arada buranın hattını aldım, o sayede cep telefonundan internete girebiliyorum çektiği alanlarda. Facebook’a yazıyorum . Başka bir siteyi de açamıyor. Benim İstanbul’da ailesini ve kendisini çok sevdiğim dostum Emre Arıkan (‘Piç Emre’ deriz. Koyu Galatasaraylıdır. ) Facebook’tan mesaj atıyor. “Fener şampiyon oldu, tebrikler. Sen de orada bir kutlama yap” diye. Son maçlara kaldığını biliyordum ama iletişim olmadığı için ve sadece yola konsantre olduğumdan unutmuşum. Cidden mi, diye soruyorum. Sana link gönderiyorum bak kutlamalara diyor. Len angut çölün ortasında tek başıma gidiyorum, tabiri caizse sıcaktan götümden soluyor durumdayım. Allah’tan bunları genelden yazıyor da Fenerli dostlarım hemen olaya müdahale edip durumu anlatıyorlar. Yoksa bir sevinç gösterisi videosu da ben hazırlıyordum. Lakabına uygun adamsın, ne diyeyim sana. Çin’de görüşürüz.

Asfaltın üzerine çarpan sıcak ufuk da görüntüyü hayal meyal bir şey durumuna getiriyor. 55 km gitmişim, 5 km sonra yerleşim yeri olduğunu GPS’te görüyorum. Orası gözükmeye başladı. GPS olmasaydı sanırım sevinç çığlıkları falan atardım. Dzhebel şehri Balkanabat’a yakın olduğundan Belek’e göre daha iyi bir durumdaydı. Öğle vakti buraya vardığım için kendime dinlenecek ve yemek yiyecek bir bakınmaya başladım. Bu şehirde ya çok okul vardı ya da var olan okul çok büyüktü, her yer öğrenci dolu. Kızların giydiği fıstık yeşili uzun entari en çok dikkat çeken şey şehirde. Kaldırımlar tamamı ile yeşil. Erkek sayısı çok az. Hepsi bakışıp bana gülüyor. Marketin birinde durunca başıma toplandılar. Nereden geldiğim, nereye gittiğim soruldu. Türkmen – Türk okulu varmış şehirde. Okula çağırdılar. Hemen karşı taraftaydı. Öğle saati olduğundan herkesin yemekte olduğu anlaşılıyordu. Şimdi okula girersem çıkamam diye “Başka zaman” deyip bir restorana kendimi attım.

Yemekten sonra yoluma devam ettim. Balkanabat’a 20 km kalmıştı. Benim için görevlendirilen arkadaşın adı Arslan’dı. Telefon açıp şehre girdiğimde kendisini aramamı söyledi. Ben de aynen öyle yaptım. Şehre girdikten sonra bulunduğum noktayı söyleyip bekledim. Arabası ile geldi ve kalacağım otele kadar bana eşlik etti. Yolda Türk bayrağını gören herkes sohbet etmeye çalıştı ama ben aracı gözden kaçırmamak için pedalladım. Nasıl olsa bir gün buradaydım. Şehirde gezerim dedim. Otele vardık. Hemen bir bankamatik bulmam lazım dedim, çünkü nakit param bitmişti. Bankamatik yok dediler . Neeeeeeeeeee?! Nasıl ya? Kredi kartı kullanmadığınızı biliyorum da bankamatik nasıl yok? Eee peki posta yolu ile size havale çıkarılıyor mu? O da yok, dediler. Western Union’dan havale yaptırın, dendi. Yerini sordum. Akşam dört olmuştu. İyi yetişiriz, dedim. Araca atladık. Bankaya gittik. Western Union kapalıydı. Neden? Çünkü salı günleri resmi tatil olduğundan pazartesileri dörtte kapatıyorlarmış. Süpeeer… Çarşambaya kadar kaldım burada. Çarşamba günü de gittiğimde tarih 19 Mayıs’tı. Bu sefer de bizde resmi tatilde. Bomba gibi oldu. Tur programında bir anda 60 km geriye düştüm. 3 gün yol aldım mı kapatırım. Fakat ben bu farkları başkentler için kullanıyordum. Neyse Allah’tan otel konaklaması ucuz. Balkanabat’taki tek otel ve 5 yıldız. Geceliğim 15 dolar 😀 Bir öğün yemekte tıka basa ye, 10 TL’yi geçmiyor. Geceleri de kalabalık diskosu olan bir otel… Yapacak bir şey yok tatil zamanı.

Bu ülkelerde yol alırken Türkçenin yanı sıra Rusça da bilmek şart. İngilizce hiçbir halta yaramıyor. Bilen yok. Ertesi sabah kahvaltıdan sonra çıktım, sokaklarda yürüdüm, fotoğraf çektim. Bir Türkmen evine misafir edildim yemek yedirdiler. Kızlarını tanıştırdılar. “Akşama da bekleriz” dendi. “Ama lokum ve çiçekle gel” dediler. Şaka şaka haha. Ama durum ona doğru gidiyordu. Türkçe konuşurken Rusçaya dönüyorlar. Araya Rusça kelimeler koyuyorlar, ben hiçbir şey anlamıyorum. Yahu kardeşim madem ağustos ayına kadar Rusçanın konuşulduğu ülkelerde yol alacağım çalışmalara başlayalım. Kural 1: Dil dile değmeden yabancı dil öğrenilmez. Demek ki ne yapacağız? Diskoyu ziyaret edeceğiz. Kural iki: Nokia’ya hemen bir Türkçe – Rusça sözlük yükleyeceğiz. Bu aşamaları geçtikten sonra önümüzdeki aylarda temel gıda maddeleri isterken veya sınır kapısıydı, polisti, elçilikti ya da herhangi bir yardımda en azından vücut dilinin yanına yardımcı kelimeler de kullanabileceğiz. Kararları aldıktan sonra çalışmalara başladım.

Şehirde gezilecek görülecek yer yok. Ne bir müze ne bir tarihi yer. Ya da ne bileyim güzel yapı. Hiçbir şey yok. Klasik Rus dönemi bloklar ve birkaç havuz var o kadar.
Perşembe gününe kadar otelin içinde vakit geçirdim. Leyla adında bir Rus arkadaşım oldu. Dil çalışması yaptık. Ben ona öğrettim, o bana. Rusça konuşması zor değil fakat yazması biraz zor. Onu öğrenmek için de adam akıllı eğitim almak şart. Perşembe sabah erkenden paramı bankadan alıp yola koyuldum.

Kısa bir mesafe gidecektim, o yüzden biraz geç çıktım. Kumdağ kasabasına gidiyordum. 47 km’lik bir mesafedeydi. Bir sonraki gün çölün ortasında yol alacağım için iki kasaba arasındaki en yakın mesafeden yola çıkmak en mantıklısıydı. Yol gayet iyiydi. Hava kapalıydı. Hatta bir ara yağmur bile yağdı. Kumdağ’a 10 km kala bir polis memuru beni görüyor. Biraz muhabbet ediyor, şehir içinde yol polis karakolunun yanına çadır kurabileceğimi söylüyor. Ben de şehre vardığımda o karakolu buluyorum. Kumdağ enteresan bir köy. Herkesin bahçesinde petrol kuyusu var. Devlete petrol çıkartıyorlar . Yol polisinin yanına gidiyorum. Bana kamp atacağım yeri gösteriyorlar. Elimi yüzümü yıkıyorum,çadırımı kuruyorum, yerleşiyorum. Akşama doğru birileri çadıra vuruyor, “Dışarı çıkar mısınız” diyorlar. Çıkıyorum, takım elbiseli biri, diğeri de spor kıyafetli. “Yabancı şubeden geliyoruz, pasaportunuzu görebilir miyiz” dediler. Dışarı çıktım. Pasaportumu verdim. Türkçeyi pek iyi konuşamıyorlardı. İngilizce biliyor musunuz, dendi. Evet, dedim. Başladık konuşmaya. Sırası ile ne amaçla bu ülkeye geldiğim, öncesinde hangi rotayı izlediğim soruldu. Fotoğraf makinesinin içindeki fotoğraflara, çantalarıma, bilgisayarıma, içindeki bilgilere ve yazılara baktılar. Birkaç fotoğrafı silmem istendi. Kendimi savunmak için kullandığım ekipmanı görmek istediler. Hangi sporlarla uğraştığım, savunma sporlarından hangilerini bildiğim soruldu. En son olarak da “GPS ile yol izi tutuyor musunuz” sorusu geldi. GPS’e bakıldı. O sırada sadece harita modu açıktı, izler gözükmüyordu. Ben de “Hayır” dedim. Yoksa onları da sildireceklerdi. O bilgiler benim resmi olarak bu yolu bisikletle aldığıma dair kanıttı. Ben onları sildirmem veya kimseye vermem. 1 saatten fazla bir süre sorguya çekildim. Sonra teşekkür edip gittiler. Ben de çadırıma dönüp yemeğimi yaptım.

Bu kamp attığım alanın tam ortasında polis binası mevcut. Arka kapısından çıktıktan 25 metre sonra tuvalet mevcut. Ön kapısından çıktıktan 30 metre sonra kuyu var. Bu kuyudan çıkan sudan içtiklerini, ellerini yüzlerini yıkadıklarını söylediler. Ben de elimi yüzümü o suda yıkadım. Baktım hepsi içiyor, ben de bitmiş olan 5 litrelik bidonumu bu suyla doldurdum. Yarın lazım olacaktı.

Sabah erkenden yola çıktım, bu çölü bir an önce geçmeliydim. Başlangıçta hava çok güzeldi. Bulutlu ve hafif bir esinti vardı . Sabah 10’dan sonra rüzgâr şiddetini arttırdı ,tabii gene karşıdan. Bulutlar yok oldu, güneş belirdi. Abovvv dedim, bu saatte bu kadar yakıyorsa öğlene hapı yuttuk belli. Yoldan araç da geçmiyordu, tek başıma yol alıyordum. Öğlene doğru karnım acıkmaya başladı. Ciddi bir su kaybı da vardı. Yandaki yapım aşamasında olan yola geçtim . Çadır altına sermek için aldığım bezi bisikletin bir ucuna bağladım. Öbür tarafını da yüksek kum tepesine koyup üstüne taşlar yığdım. Kendime gölgelik yarattım. Tencere ve ocağımı çıkarttım, makarnayı yapıyorum. Şu karakolda doldurduğum suyu kullanayım artık, dedim. Kapağı bir açtım. Etrafı sidik kokusu aldı. Süper dedim. Altyapı sistemleri olmadığı için bu şehirlerde kuyu suyuna karışmış sidikler boklar. Enes demiştin ya “Olmadı kendi suyunu arıtır içersin” diye. Ben kendiminkini değil kasabanınkini arıtıp içtim, gayet de güzeldi hahaha. Ulan iyi ki almışız şu arıtma olayını yahu. Makarnayı da o sudan yaptım. Misss.

Karnım doydu, suyumu arıttım, tekrar yola çıktım. Bu çöl yolculuğu aynı zamanda Moğolistan’da yol alacağım Gobi Çölü öncesinde iyi bir antrenman oluyordu. 100 km yolda neredeyse 10 litreye yakın suyu kullandım. Bu şu demek oluyordu. Az kullandığım ve ileride risk yaratmayacak malzemelerin bir kısmını bırakmam gerekiyordu. Su kapasitesini 15 litre veya 18 litreye bir şekilde çıkarmam lazımdı.
Uzun ve yorucu bir yoldan sonra bir tane ağaç gördüm ileride. Oh be sonunda, dedim. Gölgesinden yararlanacağım bir ağaç… Yaklaştıkça fark ettim ki kapılmış :D. Bir aile altında piknik yapıyor haha. Ulan koca alanda bir ağaç be yuh! Hemen arka tarafında Balkan Cafeyi görünce “Hah” dedim. Su tanklarını dolduracak yer çıktı sonunda, oh be! Biraz oturdum soluklandım. Buz gibi bir çal içtim, bir şeyler yedim, orada oturan Türkmenlerle sohbet ettim. Tam kalkıp hesabı ödeyeceğim, benden önce kalkan Türkmen aile benim hesabımı verip gitmiş. Teşekkür bile edemedim. Beni tebrik etmişlerdi.
Yola devam edip Bereket şehrine yaklaşırken Net Yapı firmasının çalışanları beni gördü ve şehirdeki şantiyeye davet ettiler. Net Yapı Türkmenistan’daki tüm köprüleri yapan firma. Şantiyede yemek yedim, duş aldım ve kıyafetleri yıkadım. Burada da bolca sohbet edildi. Hem Türkiye hem Türkmenistan hakkında konuştuk. Sabah da tüm eksiklerimi tamamlayıp beni uğurladılar.

Bir önceki gün o sıcakta “Keşke yağmur yağsa” demiştim. Sabah yola çıkarken bulutlar gökyüzünü kaplamıştı. Yaklaşık 25 km sonra yavaş yavaş yağmaya başladı. Çölde yağmur yağsa ne olur ki. Hemen kururdu. Su geçirmez kıyafetlerimi çıkarıp giymeye tenezzül bile etmedim. Ama bir anda o yağmur bir bastırdı. Giyinmeye kalksam olmaz, çantalara su girer. Saklanmaya çalışsan nereye saklanacaksın koca alanda gene bir ağaç yok ki. Gözlükleri çıkarttım çünkü yağan yağmurun şiddetinden önümü bile göremiyordum. Hızlanmaya başladım belki ileride sığınacak bir yer bulurum diye. Bir anda zincir kırıldı. O hızla SPD’ler yerinden çıktı. Diz kapağımı gidona çarptım, dengemi kaybetmeden hemen durdum. Yağmur öyle bir yağıyor ki zincir yolda gözükmüyor. Olacak iş mi şimdi bu. Alet takımlarını çıkardım. Baklalardan biri kayıptı. O yağmurda o ince pimleri yerinden çıkarmak ve geri yerine takmak nasıl zordu anlatamam arkadaşlar. Pimi göremiyorum bile. Bir şekilde yaptım. Çantaları tekrar yerleştirdim, her şey çamur içindeydi. 5-6 pedal çevirdim gene kırıldı. Yağmur daha da şiddetlenmişti. Bir daha yaptım gene kırıldı. Yapacak bir şey yok o sıra araç geçseydi kesinlikle binmiştim o araca, tabii beni o halimle almazlardı ya neyse. Yağmurun altında yolun kenarında bekledim. Ne yapayım? Görmüyorum neyi nasıl taktığımı, niye kırıldığını da anlamıyorum. Demin kum tepeleri ile dolu olan yan tarafımda bir nehir oluşmuş önüne ne gelirse katıp götürüyor. Çölde kaç kişi sel görmüştür. Yağmur şiddetini azalttı ve yavaş yavaş hava açılmaya başladı aynı zamanda deli gibi rüzgâr esiyordu. Çamurlu, ıslak bir halde yere çömeldim zinciri en baştan yaptım. Bu sefer olmuştu. Yan tarafımdaki görüntüyü kareleyip yola devam ettim. Açan hava neticesinde dediğim gibi Serdar’a varana kadar üzerimdeki kıyafetler kurumuştu. Burada da Net Yapının şantiyesine gittim. Şef Hamit kendi evinde misafir etti beni. Özkan, Orkun ve Emre’nin içtenliği ve muhabbeti de günün yorgunluğunu unutturdu. Hepsine buradan çok teşekkürler. Ertesi gün bisikletin bakımı ile ilgilendim ve yola geç çıktım. 35 km kadar yol alıp Serdar’ın yakınındaki Goç köyünde konakladım. Yöre halkı beni hemen misafir etti. Bir kuzu kesildi. Afiyetle onu yedim. Akşama da Toy (Kına Gecesi) varmış oraya götürdüler beni. Çok güzel anılarla ayrıldım bu köyden. Muhteşem kareler vardı. Kızlar ellerinde poşetlerle dans ediyorlar. Erkekler dans etmiyor, ne zaman kendi yerel şarkıları çalarsa o zaman dans etmeye başlıyorlar ve kızlarda ellerindeki poşetleri gönüllerini kaptırdıkları erkeklere veriyorlar. Ben mekâna biraz geç gittiğim için o poşetlerden alamadım. Yoksa kalmıştım bu köyde. Bir dahaki Toy geceme önden gideceğim.

Sabah köyden ayrılmadan bana keçi sütü ısıtmışlar, onu içip yola öyle çıktım. Hava kapalıydı fakat yağmur yağacak bir hava yoktu. Sıcak, bunaltıcı bir havaydı. Rüzgâr gene karşıdan esiyordu. Nefes alırken ciğerlerime sıcak hava girdiğini hissediyordum. Hava kapalı olduğundan kollarıma geçirdiğim rüzgârlığı çıkardım. Ben o rüzgârlığı güneşten korunmak için giyiyordum. Hedefte Arçman vardı. Bu şehre ulaştıktan sonra yol otobana dönüyordu. Belek’ten sonra özellikle Bereket şehri ile Serdar şehri arası yollar çok kötüydü.
Rüzgârdan dolayı kum tanelerinin tenime çarptığını hatta terden yapıştığını rahatlıkla görüyordum. Yaklaşık bir 20 km sonra yanımdan iki Türk tır korna çalarak geçti. 5 km daha gittikten sonra görüyorum iki tır kenara çekmişler, sofrayı kurmuşlar. Ben de yanlarına yanaştırıyorum tırı. Hah selam kaptan, deyip beni beklediklerini ekliyorlar. Beraber sabah kahvaltısı yapıyoruz. Tavada yumurta, reçel bal, domates, zeytin oh mis gibi. Kazakistan’a gidiyorlarmış. Dönüşte büyük ihtimal beni gene yolda göreceklerini söylüyorum. Bu sefer de öğle yemeği yeriz, diyorlar. Yemekten sonra hep beraber yola koyuluyoruz.

Yolda birkaç defa sitemkar video çekiyorum rüzgârla ilgili. Çünkü artık sinirlerim bozuluyor. Rüzgârın kulağımda bıraktığı uğultu baş ağrısı yapıyor. Saat 6’ya yaklaştığında Arçman girişindeki bir köye giriyorum. Maksat birinin bahçesinde kamp atmak ve köylülerle muhabbet. Fakat köy halkı bana öyle bir bakıyor ki sanki uzaydan gelmişim gibi. Türk’üm diyorum konuşan yok. Birkaç kişiye sormama rağmen kimse beni bahçesine almadı. Ben de çıktım şehirden. Arçman yakınlarında bir benzin istasyonunun yakınlarında çadır kurdum. Bu arada bu benzin istasyonu yolda gördüğüm üçüncü benzin istasyonu. Gece çok rüzgarlı geçti, doğru düzgün uyuyamadım. Sabah da kahvaltı yapacak ekmeğim olmadığından uyanır uyanmaz yapacağım ilk iş şehir içinden ekmek bulmak olacaktı. Onun yerine şehrin içinde Türk firması buldum. Sabah kahvaltımı bu Türk firmasında yaptım. Benim erzak ihtiyacımı da tamamladılar. Bugün rüzgâr arkamdaydı uzun bir aradan sonra. Yol boyunca hızım ortalama 30 km üstündeydi, bazı noktalarda 45 hatta 52 km hıza bile ulaştım. Bu rüzgâr sayesinde tur rekorumu da kırmış oldum. Gün içinde 147 km yaparak Aşkabat’taki Polimeks kampına ulaştım. Burada beni Bülent Bey karşıladı. Yorgunluğum çok belli oluyordu sanırım, hemen beni yemeğe aldılar. Ardından da kalacağım odayı gösterdiler. Sağ olsun Menderes çok ilgilendi. Benim için kısa süreli bir tatil dönemi başlamış oldu. Türkmenistan’ı yarılamıştım . Geriye 650 km kaldı.

Şu anda Polimeks firmasının Aşkabat’taki şantiyesinde kalıyorum. Çocukluk arkadaşım Aydın daha önce burada çalıştığından onun buradaki arkadaş grubu ile şehri geziyorum. Sağ olsun Selim çok ilgilendi. Aşkabat’taki anılar ve geriye kalan şehirlerde başımdan geçenleri bir sonraki yazımda anlatacağım. Şimdilik herkese selamlar…

Gürkan Genç'e Destek Vermek İstiyorum!