Ürdün’de deniz seviyesinin -400 metre altında bisiklet sürmek

Gürkan Genç tarafından 6 sene önce yayımlandı
21 dakikada okuyabilirsiniz

Ürdün bisiklet gezime cuma günü başladığımdan yollar oldukça sakin. Yoksa şehir içinden çıkmak biraz sıkıntı olabilirdi. Amman şehrinde yolun sağ tarafında pek boşluk yok diyebilirim. Yollar bir nebze geniş olmasa boş gününde bile bisiklet sürmek rahat olmayabilirdi. Bence Amman’da bir bisikletli için en tehlikeli geçiş noktası 4. duvarla Abdun arasındaki köprü. Abdun köprüsü deniyor buraya. Peki, duvar ne? Arkadaş duvar göbek demek. Amman şehrinde tüm göbeklere numara vermişler. Amman Türk Büyükelçiliği nerede? İkinci duvarın hemen yanı başında veya birine “duvar tani” deyin hemen gösterir veya götürürler. Birden başlıyor dokuza kadar devam ediyor veya daha fazla. Bu köprüden geçtikten sonra hemen hemen şehirden çıktım sayılır. Şehirden çıkana kadar bir iki yokuş çıkıp indim. Luth gölüne veya diğer adı ile Ölü Deniz’e doğru ilerlerken Amman’ın hemen dışında sağda ve solda birleşmiş milletlerin çadırlarını görmek mümkün. UN’nin yardım amaçlı çıkarttığı bu çadır vakti zamanında Ürdün’de birilerinin eline geçmiş ve piyasada satılmış. Kimlere nasıl satıldı bilmiyorum. Fakat Ürdün genelinde bu çadırlardan çok gördüğümü söyleyebilirim. Ayrıca Amman’nın yerli esnaflarından biri de bu çadırların vakti zamanında satıldığını doğruladı.

20 kilometre kadar şehirden uzaklaştıktan sonra yol yavaş yavaş aşağı doğru meyil etmeye başlıyor. Tamamdır işte başlıyoruz. Bisikletle çok yüksek irtifalarda yıllarca pedal çevirdim, şimdi sırada dünyanın kara parçalarındaki en alçak noktasında pedal çevirmeye geldi. -400 metre diyorlar bakalım GPS neler gösterecek. Şehir çıkışı kenarında ufak dükkanlar, restoranlar, marketler de var. 20 km geride kaldı diye, bir yerde iki soluklanmak amacı ile durdum. Hop hemen civardakiler yanıma toplandı. Bir tane yoğurt istedim. Evet, Ürdün’de sonunda adam akıllı yoğurt bulabildim. Üstelik tadı da oldukça iyi. Yoğurdu yerken amca sordu:

–          Türk müsün?

–          Evet amca Türk’üm.

–          Niye geldin Ürdün’e? (öyle bir soruşu var ki bir kaşaşağıda diğeri yukarıda)

–          Turistim amca gezmeye geldim.

–          Altın aramaya gelmedin yani?

–          Haaa? Ne altını amca?

–          Osmanlı’nın altınlarıvar bu bölgede ama harita yok. Sende harita var mı?

–          Ne haritasıamca? Ben gezmeye geldim altın haritası yok.

–          Elçilikten istesen vermezler mi ? Elçilikte kesinlikle vardır.

“Osmanlı’nın altınları var bu bölgede” dediği olay şudur: Malum Osmanlı askerine belli dönemlerde merkezden para gönderiliyordu. Bu paraları koruyan birlikler belli dönemlerde saldırıya uğruyorlar. Savaş alanında daha rahat hareket edebilmek için parayı bir yerlere gömüyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu 1. Dünya Savaşı’nda bölgede saldırıya uğradığında çok hızlı geri çekilmesi gerekti. Haliyle bölgede yer alan altın dolu sandıkları da geri götüremedi. Bunun yerine belli başlı bölgelerde mühürlediler. Nasıl olsa geri geliriz denmiş. Bu mühürlerden bazıları vakti zamanında Amman şehir merkezinde ve tren raylarının yanlarında bulunmuş. Osmanlı arşivlerinde illaki bu gömülerin yerleri mevcuttur. Türkiye Devleti’nin de kalkıp Ürdün hükümetine “Hey Osmanlı’nın altınları şurada, bir el atın da çıkarıverek” diyecek hali yok.

Bu noktada soluklandıktan sonra yardır yardır aşağı doğru iniyorum. Yaklaşık 15 kilometrelik bir yokuş aşağı muhabbeti, eğim de % 8 civarlarında. İrtifa tam 0 metreye geldiğinde bir kontrol noktası var. Sağ taraftan gidersen Filistin-Ürdün sınır kapısına devam ediyorsun. Dur bakalım önce Ürdün’ü bir bitireyim sonrasında bu sınır kapısından da geçerim. Güvenlik noktasında kimse pasaport kontrolü yapmadı. Hiç durmadan geçtim. -180 metre irtifaya indiğimde kulakta ufak bir çınlama oldu. -300 metreye, tam Ölü Deniz’in başlangıç noktasına geldiğimde de durdum.

-Vay be çok iyi inişti lan. Bir yutkunayım. Anaaam kulak tıkanmış.

Ayrıca durduğumda bir anda her tarafı kara sinekler sardı. Of of of bu ne yaa? Hava sıcaklığı öyle bir değişti ki oy oy. Bakalım, 48 derece hummmm!!! Fakat nemden dolayı daha fazla hissediyor olmalıyım. Kuru bir 48 derece değil. Bir yudum suyumu içtim, yola hemen devam çünkü bu sinekler çok fena. Her tarafım kapalı gerçi, fakat ağzımın içine kadar giriyorlar ve bisikletin her tarafını sardılar.

Sahil boyunca çardaktan bozma oturma yerleri göze çarpıyor. Semaverler, nargiler bu çardakların etrafına serpiştirilmiş. Belli ki akşam serinliğinde müşterileri geliyor bu alanın. Haliyle gün batımı karşı taraftan yani Filistin topraklarından oluyor. Manzara süper. Salına salına giderken önce yanımdan bir motosiklet grubu geçti. Hız motorlarından, Harley Davidson’lara, BMW’dan KTM’ye kadar her cins motor vardı. Bu arada ülkede motora binmek zengin işi. Zengin işi derken hakikaten zengin işi. Geçmişte o kadar çok motosiklet kazası olmuş ki devlet de motosiklet alımına inanılmaz bir vergi bindirmiş. Eğer bir restoranın varsa ve paket servis yapıyorsan ancak o zaman ucuza motorsiklet alabiliyorsun. Motosikletlerin gövde gösterisinden sonra iki tane Ford Mustang, bir tane kamyonet  “Laayynnn biziz buraların hakimi!” dercesine paa paaaaaaaaaaaavv gaza bastılar ve uzadılar. Çok ilginç kafa bu egzozdan veya karbüratöden çıkan sesi beğenme durumu. 30.000 km sonra bisikletimden ses çıkmıyordu geçen, ben de bir video çektim.

“Bak lan bak. Bir bakımını yaptım saat gibi işliyor alet ha. Ses yok, sanarsın gizli görevdeyiz. Alet ses çıkartmaması için üretilmiş.” İşte bu kafa ile aynı kafa olsa gerek.

Bu arada yol üstünde taze meyve sebze satan alanlar görmek mümkün. Ürdün nehrinin tam ağzı olduğu için bu noktadan sonra tarım alanı görmekte pek mümkün değil Ölü Deniz yanında. Bağdan bahçeden koparılan ne varsa hepsi burada. Fakat bu bölge oldukça pis.  Pikniğe gelenler ne var ne yok her şeyi yolun kenarına bırakmışlar. Daha sonra pikniğe gelenler de o çöplüklerin arasında piknik yapıyorlar. Bu alan oldukça işlek bir yol. Neden bölgenin temizliği yapılmıyor anlamış değilim!

Gene Ölü Deniz yanında bir alışveriş merkezi var. : ) Alışveriş merkezinin garajına şöyle bir baktım da son model ne kadar jeep ve marka varsa hepsi içerde. Mekan şehirden uzak olduğu için bu alışveriş merkezine veya cafelere, restoranlara sadece orta sınıf ve üstü geliyor. Ölü Deniz seviyesine indikten sonraki ilk 20 km içinde 5 yıldız almış marka oteller peş peşe sıralanmış.

Bir tanesinde Ürdünlü iş adamlarına sunum verme fırsatım oldu. Sunumu beklerken lobide oturuyorum, “vay be manzara hakikaten iyiydi. Sineksiz bir ortam, yekpare kocaman bir cam, içerisi pöfür pöfür.

Bu alanları da geçtikten sonra geliyorum Ölü Deniz’deki halk plajına. Halk plajının park yeri ağzına kadar dolu. Araçlar yol boyunca da park etmiş durumda. Plaj içinde küçük prefabrik evler gördüm, büyük ihtimal kiralanıyor. Ortam ana baba günü. Böyle bir alanda bisikleti bir yere bırakıp denize girmemin ihtimali yok. Çünkü döndüğümde bisikleti büyük ihtimal bulamayabilirim. Denizin rengi tuhaf bir hal almış. İşenmeyle olacak iş değil. Zaten bu denize kimse işeyemiyordur döt ister o iş. Tuz oranı açık denizlerden 10 kat daha fazla. Yara ile veya ne bileyim traş olduktan sonra girmek falan imkansız. İşersen kıvranırsın. : ) Duş olayı falan yok ortamda. Fakat arka taraflarda dağlardan gelen ufak bir tatlı su kaynağı var orası da kadınlarla dolu, gidilecek gibi değil.

Sahil şeridinde 30 km gittikten sonra her şey bitiyor. Geriye sol tarafındaki kanyonlar, sağ tarafında Ölü Deniz ve yol kalıyor.

Havanın kararmaya yakın olduğu bir sırada yol kenarında mangal yakan 4 arkadaş bana sesleniyor ve sofralarına davet ediyorlar. Onlar arapça ben türkçe konuşup anlaşmaya çalışıyoruz. Etleri şişe dizerken yardım ettim. Etlerin üstleri hep sinek doluydu. Hava kararmaya başladıkça sineklerin sayısı da azalmaya başladı.

Metal ve genişçe bir tabağın altına lavaşlar serildi, üstüne pilav döküldü onun üstüne de mangaldaki etler boca edildi. Verdiler elime de bir ekmek. Ye buba! Elimdeki kir ve yağ izlerini suyla çıkaramamıştım. O şekilde ekmeği banıp yemeğe başladım. Sonra bir anda aklıma Gürcistan’da Abo Anas ve arkadaşları geldi. Güldüm. Onlara değil kendime gülüyordum. Yol işte, yıllar yılı törpüleyip durdu düşüncelerimi, tabularımı, hayallerimi. Dedim ya kendime gülüyorum.

Yemekten sonra bu arkadaşlar toparlanıp gittiler. Ben de sağa sola bakındım, valla çadır kurmalık bir yer burası. Manzaramda Ölü Deniz ve Filistin var, daha ne olsun. Çadırı kurduğum gibi uyumuşum. Ne ilginç? bugün öyle fazla pedal da çevirmedim ama yorulmuşum. Gecenin bir yarısı çadırının dibine kadar bir aracın farı girdi. Birileri dışarıdan arapça bağırıyor, beni dışarı çağırıyorlar.

–          Tamam geliyorum iki dakika dur.

Donla çıkmayayım şimdi adamın karşısına. Şortu geçirdim dışarı çıktım..

–          Ahaaaaa Are you a turist?

–          Yes I am.

–          Okey okey sorry. You can sleep, sorry.

–          Ha okey.

Hum. İlginç bir durum oldu. Ne biliim en azından bir pasaport kontrol edeydin, o kadar uyandırdın. Jandarmayken gece devriyelerinde İstanbul-Çatalca taraflarında çadırları ile alakasız yerlere kamp atmış yabancıları bulurdum. Uyandırır en azından bir kimlik kontrolü yapardım. Bunlarda o da yok. Fakat şey de diyebilirdi “Yasak kardeşim yasak buraya kamp atmak yasak” ( hey gidi canım ülkemin görev adamları )  Ürdün polisi ve askeri yolculuğum boyunca hakikaten bana hiç sıkıntı çıkarmadılar. Hatta sivil ekipler yanıma kadar gelip herhangi bir şeye ihtiyacım olup olmadığını da sordular.

Bir keresinde bir ülkede takip eden sivil polise arada bir selam vermeye başladım. Açığa çıktı diye değiştirdiler, sonraki gelen daha fenaydı. Orta Afrikalı bir iki vatandaşla sohbet ederken yanımıza gelip kendini açık etmişti. Heriflerle sarmaş dolup öyle ayrılmıştım. Polis de şaşırmıştı. Bazı ülkelerde yakalayamıyorum sivilleri. Fakat çoğunlukla fark ediyorum, ilginç bir his. Bir keresinde ekip otosunu peşime takmışlardı. Dağlara vurunca gelememişlerdi. Büyükelçiliğe telefon açmışlar “Bizden kaçıyor!” diye. Ekip otosu ile takip edersen kaçarım tabi. O zaman kimse evine davet etmiyor ki halk korkuyor “Bu da kim?” diye.

Ertesi gün Ürdün yolculuğunun ilk atraksiyonu olan Mujip Kanyonu’na  geldim. Yaklaşık 4 km kadar Mujip Kanyonu’nun içinde yürüme imkanı var. Aslında vadinin başlangıç alanı oldukça yukarıda. Amman’a dönüş yolunda tabelalarını gördüm fakat gitmedim. Şimdi bu bulunduğum alanın tam olarak adı “Mujip Biosphere Reserve”. Ürdün seyahatimde iyi ki bu noktaya gelmişim dediğim alanlardan biri. Haliyle Ölü Deniz’de pedalladığım için bu alan da dünyanın en alçak kanyonu unvanını alıyor. 212 kmkareyi kapsayan bir alan.

Nisan ve Kasım ayları arasında turizme açılıyor. Nisan ve Mayıs aylarında akan suyun şiddeti oldukça fazladır diye düşünüyorum. Bu noktaya vardığım tarih 27 Eylül. Şu zamanda bile tek başına yapılmayacak bir aktivite. Kanyonun sonuna kadar gidemedim. O kadar alanı geçtim ettim son bir tırmanış kalmıştı fakat o alanı çıkabilmem için bir kişi daha olmalıydı. Tek başımı da çıkabilirdim fakat bu sadece can yeleği verilerek geçilecek bir alan değil. Olur da ayağım kaysa ve düşsem kafamı da bir yere vursam arkamda da beni kurtaracak hiç kimse olmadığından işi fıtratına bırakmak istemedim ve geri dönmek zorunda kaldım.

Böyle alanlarda mutlaka kaskta verilmeli. Avrupa’da kanyoning dedikleri alanları gördüm. Herkesin süper ekipmanlarla gezdiği bir alandı. Kanyon süper. Yanımda sadece GoPro’nun olması üzücü oldu. Bileydim su geçirmez çantam içinde fotoğraf makinemi da getirir bir iki kare güzel poz yakalardım. Kanyon içinde elimi ne tarafa koysam boka battı. Her yer kuş yuvası. Haliyle kanyondan çıktıktan sonra çevremi saran sinek sayısı da iki katına çıktı. Duş alma imkanı yok. Neyse ki yanımda 4 litreye yakın su vardı, kabasını aldım pisliğin. : )

Akşama kadar belli aralıklarla dur kalk dur kalk şeklinde ilerledim. Bir noktada resmen pilim bitti. Bildiğin yere yığıldım kaldım. Ulan bende mi bir anormallik var yoksa bu coğrafya bana yaramadı mı? Bu kadar çabuk enerjim nasıl bitiyor? Sürekli bir şeyler yeme ihtiyacı duyuyorum. Derken yol üstünde bir şantiyeye denk geldim. Sağ olsunlar klimalı ortamda beni ağırladılar. Önüme de yiyecek bir şey koydular. Muhabbet sırasında öğreniyorum ki arkadaşlar hristiyan çıktı.

Arap hristiyanlar, ne güzel yahu ilk defa denk geldim. Ülkedeki hristiyan topluluğundan biraz bahsettiler. Pek öyle düşündüğüm kadar da az değilmiş sayısı.

–          Yahu bir şey soracağım ben bu alanda çok yoruluyorum bir sebebi var mı?

–          Evet oksijen değerleri normalden daha fazla ve soluduğun hava biraz daha tuzlu ?

Hum. Bilimsel açıklama geldi. Olay benden kaynaklı değil yani. Varmış bir sebebi işte diyorum, bu yorulmalarım normal değil. O gece hemen yan taraftaki camiide uyudum. Ertesi gün sabah ezanı ile birlikte yola çıktım. Sabah erkenden yola çıktım çünkü Petra’ya varmam için -400 metreden 1790 metreye tırmanmam lazım.

Kolay olmayacağını biliyordum fakat hiç bu kadar zorlanacağım da aklıma gelmemişti. Neredeyse 5 saat boyunca tırmanış yaptım. İniş ve çıkışlardan sonra toplamda 3000 metre tırmanış yapıp öğlen Petra’ya varmayı başarmıştım. Bu tırmanışlarda da zincir atmaya başladı, dişleri tutmuyor artık.

Zinciri biraz daha gerginleştirip bir nebze olsun sorunu çözdüm fakat ilerleyen günlerde kaseti ve zinciri tamamı ile yıkamam gerekti. Açıkçası kaset bitti fakat hiç kullanılmayacak hale ne zaman gelecek ona bakıyorum. Kapalı vites sistemleri ve açık vites sistemleri ile alakalı çok soru geliyordu. Kısa bir süreliğinde kullandığım kapalı vites sistemleri için şöyledir veya böyledir demem çok zor. Fakat kullandığım açık vites sistemi elimdeki verilere göre 120.000 km yapılırsa kapalı vites sistemine göre maliyeti daha ucuza geliyor. Açık sistemde işçilik  oldukça fazla, sök, temizle, yağla, yıka falan gibi. Kapalı sistemde bu yok, yağını damlat yola devam. Tercih meselesi. Bendeniz halimden memnunum : )

Petra’yı bu yazının içine eklemek istemedim. Onun için farklı bir başlık açıp oraya yazacağım. Petra’dan ayrıldıktan bir gün sonra Wadi Rum’a varıyorum. O zamana kadar hep Ölü Deniz’in yanında veya ara yollarda gitmiştim fakat Petra – Wadi Rum arasında anayola çıkmak zorunda kaldım. Yaklaşık 35 km bu anayoldan gittikten sonra Wadi Rum levhasının oradan sola doğru kıvrılılıp ana yoldan çıkıyorum.

Bu arada yol üstünde Alanya Restoran var. Yemekler 10 numara! Koca çorba, yoğurt, pilav ve kocaman bir ete 4 dinar para verdim. Böyle bir menüye 4 dinar vermek neredeyse imkansız Amman’da. Lezzeti de çok güzeldi. Çünkü burası bir tır parkıydı. 😀 Adı neden Alanya? İçerde Türk vardır belki dedim çıkmadı. Bu restorandan 1 km sonra da Antalya Restoran var. Hah işte onun sahibi Türk. Eskiden bunlar ortakmış Araplarla sonrasında ayrılmışlar. Biri olmuş Alanya, diğeri olmuş Antalya.

Wadi Rum’un girişinde bir polis istasyonu var. Gece hava karardığından dolayı çadırı oranın yakınına atayım dedim. Polislerden de izin aldım, tamam sorun yok dediler. Binanın yaklaşık 200 metre sağına kurdum çadırı. Ortalık zaten çöl kimsecikler yok. Polis kulübesinden bir başka polis çıkıp ‘Buraya çadır kuramazsın.’ dedi. Yahu ben çantaları açmışım, çadırın pollerini açmışım. Wadi Rum’a gidip orada kalmalısın diyor. İyi de hava karardı, yorgunum, Petra’dan geliyorum demem de pek bir şey ifade etmedi, gideceksin diyor. Madem öyle:

–          Önümüzdeki hafta Ürdün Üniversitesi’nde bir sunumum olacak. Büyük ihtimal sunuma Kralınız da katılacak ve Kralınız bana ülkeyi nasıl buldun diye soracak olursa öncelikle bu polis kulübesindeki polislerin bir gece bile çadırda yanlarında konaklamam izin vermediler diyeceğim. Şimdi toparlanıyorum, gerisini sen düşün artık..

Polleri geri sökmeye başladım. Çantaların ağzını açtım, adam tamam tamam kal demeye başladı.

–          Yok kalmayacağım. Benden sonra buraya bir başka turist gelir gene aynışeyi yaparsınız, olmaz. Ben gidip konuyu gerekli yerlere ileteceğim.

Adam çantayı tutmaya başladı; “Tamam gitme kal kal sıkıntı yok.” Arkadaşına bağırıyor Arapça bir şeyler diyor. Arkadaşı hurma ve meyve suyu falan getirdi. Lütfen kal tamam özür dileriz. Kalacağım tabi len blöf yapıyorum. En azından bir kısmı blöf. Üniversitede sunum var doğru, fakat Kral benim sunuma niye gelsin. : ) Ee gecenin bir saati de polis kulübesinden kalkıp bu olayın doğru olup olmadığını araştıramayacağına göre böyle bir riske girmek istemez haliyle hiç bir görevli.

Ertesi sabah erkenden Wadi Rum’a doğru pedalladım, zaten kalmış 8 km falan. Vadinin girişinde gayet caf caflı bir kapı. Bu vadide oldukça meşhur filmler de çevrilmiş.

Kapıda bu saatte bile turistler vardı. Şimdi sırada beklerken görevli bedevilerden biri:

–          Türkiye?

–          Evet Türkiye.

–          Müslüman mısın?

–          Evet.

–          Tamam sen geç.

–          Arkadaki de Hıristiyan. Onun peygamberi de Allah’ın elçisi o halde onlar da geçmeli.

Bu cümlem arkadaşı sinirlendirdi ki git para ver dedi akabinde. Araç ile içeriye girmek 5 dinar. Gittim verdim. Tam gideceğim:

–          O bisikletle içerde gidemezsin.

–          Gittiği yere kadar.

Sezonda içerde bir gecelik bedevi çadırında konaklama, akşam yemeği ve jeep ile ufak bir tura 170 TL istiyorlar. Lan zaten ömrüm çöllerde çadır atmakla geçiyor, ee çölde uzun süreler bisiklet sürmüşlüğüm de var. Yemek ve çadır da mevcut. Benim için bu parayı vermek manyaklık olur. Fakat adamlar haklıydı, bisiklet gitmedi. 3 saate yakın bisiklet ittim. Kollarım koptu, ayrıca arka baldırım da durduğumda ağrıyordu. Fakat kaldım mı o noktada? Kaldım nokta. Adama sinirlenmemim sebebi  o ayrımcılığı diğer yabancıların da duyacağı şekilde bilerek yapmasıydı!

Hatta sonraki gün çölün içinde arka bir yol keşfettim. Bisikleti iteklerken gördüm o yolu, arkadaş bildiğin asfalt bir alan var fakat gözükmüyor. Gün içinde jeep ile gezenlerin tam karşı tarafında ben de bisiklet üstünde gezebiliyordum. Bu yolun başlangıç alanı kumlarla kapatılmıştı. Jeep bile o alandan zor geçer. Çöl rüzgarından kapanmıştır dense de bana hiç inandırıcı gelmedi.

Yolun diğer tarafları açıkta sadece burası mı kapandı? Diğer tarafları bu vadi içinde fark etmek hakikaten çok zor, ben de tesadüf eseri fark ettim. Orası neden böyle yüksek lan diye bir gittim anaaaaa asfaltmış ya diyip bisikleti hemen o alana itekledim. Vadi içinde para vermeden de ufak bir tur atmış oldum.

Akşam karanlığında bu Wadi Rum’a doğru gelirken sağda solda ne var fark etmemiştim. Gündüz gözü ile Akabe’ye doğru giderken Wadi Rum’daki tren istasyonunda duran trenin üzerinde dalgalanan Türk Bayrağını gördüm.

Haydaa bu nerden çıktı şimdi? İstasyonun hemen karşısında bir yapı var, oradan da bir adam dışarı çıktı beni görünce fakat ben istasyona doğru ilerledim. Önce istasyonun içine girdim. Duvarlarda Osmanlı askerine karşı savaşmış bedevilerin fotoğrafları var. Oradaki bir adama sordum bu fotoğraflar nedir? Gururla anlatmaya başladı, Osmanlı’ya karşı savaşan askerler, şöyle oldu olay böyle oldu falan. Dışarıda trenin yanına giderken benim bisikleti gördü ve arkasında dalgalanan Türk bayrağını:

–          Türk müsün?

–          He Türk’üm.

O dakikadan sonra o heyecanlı anlatım sona erdi. Tren hala sapasağlam duruyor. Hatta sezonda bu olayın canlandırmasını yapıyorlarmış gelen turist kafilelere tabi belli bir ücret karşılığında.

Arap askerleri Osmanlı trenine ve askerlerine nasıl saldırdığını anlatan bir iki filmi de youtube da buldum.

Bu alanda böyle bir yer olduğunu hiç bilmiyordum. Güzel denk geldi. Tam gideceğim, o karşıdaki yapıdan dışarı çıkan adam inatla beni çağırıyor. Gel bir çay iç gel bir çay iç. İyi hadi gidip içeyim dedim.

Yahu adamın adı Yahya, bomba bomba. Olur da bir gün Ürdün’e giderseniz ve Wadi Rum’a da giderseniz Hicaz Demiryolu İstasyonu’nun tam karşısında kendisinin yeri var. Sizi evinde de ağırlar, 10 numara yemekte yapar. Hiç olmadı gidin bir çayını için muhabbet edin. Çok seveceksiniz. Çölün ortasından bana yeni yıl mesajı atıyor, hal hatır soruyor, üstüne doğum günümü falan kutluyor böyle bir adam. : ) Ürdün’e gidin, bir de Yahya’dan dinleyin ülkeyi. Türk bisikletçi Gürkan Genç’in de selamı var demeyi unutmayın, inanın çok mutlu olacaktır.

Oradan çıktıktan bir süre sonra kontrol noktasına geliyorum. Bu kontrol noktasının amacı hem ülke dışına mal çıkaracak kamyonların son kontrollerinin yapıldığı yer gibi hem de Akabe şehrinden Wadi Rum, Petra ve Amman’a gidecek turistlerin bagajlarının kontrol edildiği nokta gibi bir alan. Geri dönüş sırasında otobüs bagajlarının kontrol edildiğini görmüştüm. Fakat bu sıcakta bunun düzenli yapıldığını düşünmüyorum. O noktadan sonra’da Akabe şehrine 30 kilometrelik yokuş aşağı bir iniş var.

Akabe’ye geç girdim, oteli bulmakta da biraz zorlandım. Şimdi otelin adını hatırlamıyorum fakat Dive Aqabe Center’ın hemen yanında. Zaten bir iki gün sonra Kızıl Deniz su altı keşfine de bu firma ile çıktım. Otel çok güzel, kahvaltı yeterli, internet fena değil. 3 gün bu otelde dinlendim, kendime geldim diyebilirim. 80 dinar verip tek günlük dalış olayına girdim. İki saatten fazla suyun altında kaldım.

Kızıldeniz’de suyun altı oldukça renkli, balıklar kaçmıyor, müren, aslan balığı, balon balığı gördüklerim arasında. Bunun dışında renk renk bir dolu balık gördüm. Açık söyleyeyim param olsa sanırım 10 gün kalırdım otelde, her gün de suyun altına inerdim.

Bunun dışında şehirde gezmeye görmeye değecek hiç bir halt yok. Kale, müze falan var, geç geç turistlik atraksıyon. Petra’da daha fazla kalır gezersin daha iyi.

Ayrıca Amman’daki ulusal müze oldukça iyidi bir sonraki yazımda bu alanlardan da bahsedeceğim.. Hayde bakalım şimdi tekrar Amman’a doğru farklı  bir yoldan ülkenin kuzeyine çıkayım.

Gülümsüyorum Babam aklıma geliyor “Olum şu ülkeleri mahallede gezer gibi gezmeyi bırak artık yoluna devam etsene”

Öpeyrum

ÜRDÜN fOTOĞRAFLARI

Gürkan Genç'e Destek Vermek İstiyorum!