• ANLIK KONUM Garmin inReach

  • 23 Aralık 2024

Alo….Houston’da bir sorunumuz var. Elektrikler kesildi.

Alo….Houston’da bir sorunumuz var. Elektrikler kesildi.

Alo….Houston’da bir sorunumuz var. Elektrikler kesildi. 768 1024 Gürkan Genç

New Orleans’tan çıktıktan sonra Habip abi ve Bahri abi hakikaten çok telaşlandılar. İnternet sayfasındaki takip sisteminden gittiğim yolu görüyorlar ve ağır sağanak yağışta pedallıyorum.

Hava sıcak olduğundan bu tarz sağanak yağışların benim tarafta hiçbir önemi yok. Günlerce hatta haftalarca devam edebilir. Yağmurlu havalarda haftalarca çadır kurup sürdüğüm çok diyar oldu. Böyle günlerde ekipmanın bir önemi yok. Haftalarca veya günlerce yağmurda aralıksız sürüyorsam hava sıcak demektir. Islanmak da umurumda değildir. İşte bugün de o günlerden biriydi, donuma kadar ıslandım. Bisiklet yolunda pedallıyorum ve göz gözü görmüyor. Üzerimdeki yağmurluğun tek bir görevi var o da karşıdan çarpan rüzgârı kesmesi. Yanımdan geçen araçlar bisikletle birinin rüzgâr ve yağmura aldırış etmeden pedallamasını gördüklerinde bir iki korna çalıyorlar. Mississippi Nehri’nin yanında artık öyle bir rüzgâr vurmaya başladı ki ilerleyemiyorum. Sağ tarafta bir fabrikanın açık olduğunu gördüm. Tamamdır şurada rüzgâr şiddetini azaltıncaya kadar bekleyeyim.

Sorgu sual olmadan direkt içeri daldım, kimse bir şey demedi. İçerideki güvenlik:

– Bu havada bisiklet sürmek manyaklık!

– Daha manyakça işler yapmışlığım var. Rüzgârın şiddeti geçinceye kadar bekleyebilir miyim?

– Tabii ki.

Sonradan öğreniyorum ki bu tarz afet anlarında sokaktaki herkes sığınabileceği her alana girmekte özgürmüş. Bunu özellikle vurguladılar. Hani bu eyaletlerde “Burası benim toprağım izinsiz girersen vururum” kuralları var ya. Evet yasal hakları var. Bu yüzden özellikle böyle fırtınalarda, hortumlu dönemlerde sığınmak maksadıyla girmekte serbestmişin. Ne diyeyim Allah razı olsun.

İlk gece New Orleans yakınlarında bir köyde hastanenin yanındaki parka çadır attım. Kasabadaki itfaiyeye gittim, kimse yoktu. Belediyeye gittim, kapatmışlardı. Hava da kararmak üzere olduğundan yapacak bir şey yok, hastane yanındaki parka çadır kuracağım. Bu park aynı zamanda basketbol, beyzbol sahaları olan bir park. Fakat böyle yağmurlu bir günde kimse açık alanda bir şey oynamazdı. Basket sahasının içine çadırımı kurdum, sandalyemi açıp oturdum. Bu arada sahanın hemen yanından bir yol geçiyor. Parkın içinden geçen birkaç kişi bana yakın alandan yürüyüp geçmek yerine biraz daha uzağımdan geçip yollarına devam ettiler. Büyük ihtimalle beni evsiz sandıklarından ve korktuklarından dolayı yollarını değiştiriyorlar. Umarım gece boyunca kimse rahatsız etmez, sabah erkenden de giderim. Bahri abi internet sayfamdaki uydu sisteminden görmüş nerede durduğumu; hemen mesaj atıyor “Yandaki hastanede iki tane öğrencim var, bir şey olursa hemen haber veriyorsun.” Bu takip sistemini dünyanın dört bir yanında yıllardır çok güzel amaçlar için kullandım.

Bir sonraki gün de gene bir başka kasaba parkında nehir kenarında kaldım. Bu sefer parkta kalmak için polisten izin istedim. Çünkü parkta aileler çocukları ile beraber oturuyorlardı. Parkın içinde tuvalet ve su içebileceğim bir alan olmasından dolayı polisten rica ettim.

Öncesinde polise kendimi tanıtmam gerekti. Benim evsiz veya dilenci biri olmadığımı anlaması gerekiyor. Artı halden anlayan biri olması da şart. Çünkü benim orada kalmama izin vererek aynı zamanda benden sorumlu da oluyor.

– Gürkan Bey gece 01:00 gibi sizi kontrole geleceğiz bir sakıncası yok değil mi?

– Hayır yok.

– Görevliler iyi misiniz diye size soracaklardır.

– Tamam.

Hakikaten de gece dedikleri saatte gelip etrafı kolaçan ettiler.

Böyle bir durum da yaşadım…

New Orleans ile Lake Charles arasında Franklin adında bir kasaba var. Kasaba içinde pedallamaya başladığımda fark ettim ki bu kasaba çok farklı, ilginç. Yol üstündeki diğer kasabalara hiç benzemiyor.

Kasabanın meydanında durdum etrafa bakınıyorum. Sanki İsviçre veya Almanya’daki köylerin birinde gibiyim, dejavu yaşadım desem yalan olmaz. Sağa sola bakınarak ilerliyorum ve karşıma bir pano çıkıyor:

İkinci Dünya Savaşı Alman Mahkumlar Kampı

Haydaaaaa. Bu nasıl bir köy böyle?

Mahkumlar düşük güvenlikli bölgedeki şeker kamışı tarlalarında çalıştırılmış. Alman mahkumların kampı bu kasabanın 2 kilometre batısında yer alıyormuş. 14 Ekim 1943’de açılmış. 300 üzerinde, çoğunlukla Afrika cephesinden esir düşmüş Alman askerleri, bu bölgedeki şeker kamışı tarlalarında çalıştırılmışlar. Amerika 2. Dünya Savaşı’nda Afrika cephesinde hangi ara savaşmıştı ki? Her şeyi dört dörtlük bilmemin imkânı da yok.

Belki de esir değişim programı olmuştur. İsveç’in ‘Töre’ şehrinde de iki Osmanlı askerinin mezarı vardı. 2013 yılında İsveç’in kuzeyinde pedallarken bu mezarlıkları keşfetmiştim ve buu askerler burada ne arıyor demiştim. Balkan savaşında esir düşen Türk askerleri esir değişimi sürecinde İsveç’in kuzeylerine kadar köle olarak gönderilerek madenlerde çalıştırılmışlar. Daha önceden böyle bir tecrübeye sahip olduğumdan Afrika cephesinde Avrupa’nın eline esir düşmüş Alman askerlerini buraya göndermiş olabilecekleri aklıma geldi.

Kasabalıların anlattıkları ile arşivlenen belgelere göre halk Alman çalışma disiplininden ve tarlalarda yaptıkları yenilikçi işlerden dolayı bu esirleri o dönem çok takdir etmişler. Savaş bittikten sonra bir kısmı Almanya’ya dönerken bir kısmı da bölgede veya Amerika’nın farklı yerlerinde yaşamaya devam etmiş. Bu arada kasabanın peyzajına da el attıkları gözden kaçmıyor. Bu Alaman disiplini dünyanın hangi noktasına gittiysem hep aynı. 2013 yılında Almanya’da tarım arazilerinde gördüklerim beni hayrete düşürmüştü. 2014-2016 yılları arasında Afrika’da Almanların koloni çalışmalarını görmüştüm. 2017-2019 yıllarında da Güney Amerika’da tarım çalışmalarını görmüştüm. 2024’de Amerika Birleşik Devletleri’nde Almanların tarım ile alakalı işlere 80 yıl önce burada da el atıklarını görmeyi beklemiyordum, sürpriz oldu.

Hazır İkinci Dünya Savaşı konusu açılmışken New Orleans’da gittiğim Amerika Birleşik Devleti’nin en iyi müzeleri arasında ilk üçte yer alan New Orleans İkinci Dünya Savaşı Müzesi’nden bir anımı paylaşayım.Müze süper, gidin gezin! New Orleans’a gelip de o müzeye gitmemek olmaz. Israr ediyorum, kesinlikle gidin. Günümüzde insan canlı türünün ne kadar GERİ-ZEKALI bir canlı olduğunu bir kere daha net bir şekilde anlıyorsunuz. Çıktıktan sonra bu gerizekalılığımızı 5 dakika daha hatırlar sonra unuttursunuz merak etmeyin. Doğalımız bu…

Müzeye girişte enteresan bir uygulama yapmışlar. Savaşa katılan binlerce askerin, askeri künye numaralarını bir karta dijital şekilde işlemişler. Müzeyi gezmeye başlamadan önce o karttaki askerin hayat hikayesi ile müzeyi gezmeye başlıyorsun. Müze boyunca belli alanlarda askerin savaş alanında neler yaptığını görüyorsun.

Bana denk gelen ise çok enteresan bir künyeydi. 1900 yılında Amerika’ya göç etmiş bir Japon ailenin Amerika’da doğmuş ve Amerikan vatandaşı olmuş bir askerinin anısını takip ettim. Pearl Harbor baskını olduğunda Amerika’da doğmuş büyümüş olan tüm Japon asıllı vatandaşları Amerika hükümeti toplama kamplarına toplamış. Onları yıllarca tarlalarda çalıştırmışlar. “Ben Amerika’da doğdum, Amerika benim vatanım olmasına rağmen köle olarak arkadaşlarımla yıllarca tarlalarda çalıştık.” diyor bu asker. Ne zaman ki Amerika’nın sahada askere ihtiyacı olmuş, Japon asıllı Amerikalıları da sahaya sürmüşler. Bu süre zarfında beyaz Amerikalıların çekik gözlülere yaptığı ayrımcılığı gösteren çok enteresan detaylara da yer verilmiş.

Bu müzede çuvaldızı kendilerine batırıp yaptıkları hataları gelenlere gösteriyorlar. Bu yüzden gidin derim. Japonya, Rusya, Almanya, Amerika; bu ülkelerde yer alan İkinci Dünya Savaşı ile alakalı en büyük müzelerin tamamını da böylelikle gezmiş oldum.

Müzeden çıktığımda Amerikan bayrağının altında bir süre o bayrağa baktım.

Bu topraklar üzerinde dalganan bu bayrak Türk bayrağı olsaydı ne olurdu? Dünyanın en büyük kaynaklarına sahip en güçlü ülkesi Türkiye olsaydı ne olurdu?

Hadi biraz fantastik bir olaya gireyim. Konu hoşuma gitti.

Bu toprakta Selçuklu İmparatorluğu öncesindeki Türk toplumu yaşasa ne olurdu?

Neden Selçuklu öncesi diyorum? İslam dini ve Arap kültürü ile harmanlanmamış, günümüz Türkiye sınırları içindeki halkın ferdi olmayan Türkler.

Türklerin oluşturduğu bambaşka bir medeniyetten bahsediyorum. Batıya yürüyeceğimize biraz dişimizi sıkıp soğuk bozkırlara dayanıp keşke doğuya, ATAlarımız gibi topluca göç etseymişiz. O zaman bu kıta nasıl olurdu?

•        Türkler’de Danışma Meclisi vardı. O halde demokrasiye benzeyen bir sistem kesin olurdu.

•        Bizim geleneksel kültürümüz içeriğinden dolayı dünya kültürüne tamamen etki ederdi diye düşünüyorum.

•        Bayrakta kesinlikle doğa ile alakalı motifler olurdu kurt, ay, güneş olurdu.

•        Fethettiğimiz topraklarda uyum içinde yaşadığımızdan buranın yerli halkı ile de uyum içinde yaşardık. Dünyanın en büyük soykırımı yapılmamış olurdu. (Kızılderililer)

•        Bu kıtadaki kaynakları ihtiyaçlar doğrultusunda kullanırdık.

•        Hayvancılıkta bu kıta enteresan bir noktada olabilirdi. Bizlerin asıl işi buydu.

•        Erkek – kadın eşitliği Türk toplumlarında denkti. Avrupa’dan yola çıkmış kaşifler kıtayı keşfettiklerinde büyük ihtimal kadın liderlerle de tanışabilirlerdi.

•        Durum tam tersi de olabilirdi. Amerika kıtasından yola çıkan Türk kaşifler Avrupa’yı keşfedebilirdi.

Şöyle biraz düşündüm böyle olmasını tercih ederdim. Ama “Gürkan bizim insanımız ordakileri de yoldan çıkarırdı” diyecek. Aynı fikirde değilim. Sebeplerimi sohbetlerimde anlatıyorum.

Pedalladığım yolun büyük bir kısmı “Old Spanish Trail” (eski Ispanyol yolu) olarak geçiyor. Şu New Orleans’a eski Fransız şehri denmesi de çok komik. Yahu arkadaşım evlerin yapısı bile Cartagena Kolombiya’nın aynısı. Fransızlar İspanyollar’dan savaşla almış, bir yıl bile sürmemiş ellerinen çıkarmaları. Ama her bir haltta olduğu gibi “Biz Fransız ekolünden geliyoruz” demek tabi daha bir havalı. Gelen geçen turist rehberi de bunu böyle anlatıyor ki bu da komik bir durum. Neyse beni ilgilendiren bir durum değil ama şehir buram buram İspanyol sömürgesi kokuyor (gerçi günümüzde daha boktan kokular var da,

Bu arada hala bisiklet yollarının olması, hatta paylaşımlı yollarda su giderinin olduğu alanlarda bisikletleri koruyan gider kapakları yapmaları gözden kaçmadı. Hatta şu kapak formasyonu güzelmiş.

Louisiana eyaletindeki son şehrim Lake Charles. New Orleans’dan Habip abimin çok sevdiği dostu Nevzat abi beni evinde eşi Semra abla ve çocukları ile birlikte misafir ediyorlar. Nevzat abinin ABD yaşam serüveni 1970’li yıllarının başında başlıyor. Ama ne macera. O yıllarda bu ülkeye gelip buralarda fabrika kurmak, üç çocuk sahibi olmak, sonra Semra abla ile evlenip çocuklara devam etmek wow. Kurduğu fabrikayı da oğluna devretmiş ve oğlu da işi büyütüp başka eyaletlere kadar taşımış.

Bir gün Nevzat abinin misafiri geldi; Türk bir vatandaşımız. Biraz sohbet muhabbet ettik. Şimdi anlatacağım hikâyeyi iyi dinleyin. Olayın sonunda size bir soru soracağım. Yazıya devam etmeden önce soruyu cevaplayın öyle devam edin.

Yıllar önce Amerika Birleşik Devletleri’ne iltica edilmiş. Amerikan pasaportu alınmış ve kendisi Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşıyor. Kaç çocuğu olduğunu hatırlamıyorum fakat 1’den fazla. Bahçesi olan müstakil bir evde yaşıyor. Geçtiğimiz aylarda çocuğu oynarken düşüyor, bacağını kırıyor ve muhabbet onun üzerine açılıyor:

Nevzat abi: Çocuğun nasıl oldu?

Gürkan: Geçmiş olsun abinesi var?

X: Ayağını kırdı.

Gürkan: Nasıl kırdı?

X: Bizim kız çok hareketlidir Gürkan. Geçtiğimiz ay kızı komşumuza gönderdim. Komşunun çocuğu ile tramboline çıkmış. Orada komşunun çocuğu ile hoplayıp zıplarken bizim kız düşüyor ve ayağını kırıyor.

Gürkan: Anladım, çocukken böyle kazalar olur. Kaynadığında kemikler eskisinden daha sağlam olur, kendimden biliyorum, az kemik kırmadım.

SORU: Şu durumda çocuğunuz arkadaşınızın evinde düşüp bir tarafını kırsa siz ne yaparsınız? (Biraz düşünün sonra devam edin)

..

..

..

..

..

..

..

..

..

..

..

..

..

 

Bu arkadaş şunu yapmış: Çocuğu hastaneye götürmüş, tedavi editmiş, sonra da komşularına dava açmış.

Gürkan: Abi neden komşuna dava açtın?

X: Gürkan, komşum çocuğuma dikkat etmek zorundaydı.

Gürkan: İyi de abi onun çocuğu ile birlikte oynarken düşmüş. Yani düşüp bir tarafını kıran onun çocuğu da olabilirdi. Sonuçta aynı trambolinde oynuyorlar ve çocukken hareketli olanlar genellikle bir taraflarını kırarlar, bu gayet normal bir durum. Komşuyu mahkemeye vermek hakikaten enteresanmış.

Kardeşime bir telefon açıyorum. Kendisi akademik kariyerini bu alanda tamamlamış, 14 yıldır inşaat ve fabrikalar alanında uzmanlaşmış Ka Sigorta’nın müdürlerinden biri. Ayrıca Ankara’da çevremdeki herkes kardeşimle çalışır ve çalışmaktan da mutludur. 14 yıldır kardeşimin reklamını yapmadım. Yazım O’nun uzman olduğu bir alana girince doğru bilgiyi kendisinden alayım di mi? Mevzu uzun, ben kısa keseceğim. Konu hakkında bilgi almak isteyen olursa şirketini arayıp kendisine ulaşabilir. Telefonunu yazının altına iliştireceğim.

Yukarıda yaşanan durumu kendisine anlatıyorum.

Gürkan: Gürhanım, şimdi sen Türkiye’de böyle bir vaka ile karşılaştın mı önce onu bir de bakayım bana.

Gülüyor….

Kardeşim Gürhan: Abi sigortacılık alanında ülkemizi Amerika Birleşik Devletleri ile karşılaştırmak çok yanlış olur. Anlattığın şekilde bir durum 14 yıldır bireysel sigortacılıkta benim karşıma gelmedi. Fakat kurumsal alanda örnekler var.

Gürkan: Peki bireysel alanda böyle bir şey yapılıyorsa bu hangi sigorta kapsamında oluyor ülkemizde?

Kardeşim: Abi bu anlattığın olay konut sigortası içinde olur. Fakat orada da poliçeye özellikle 3. şahıs da eklenmeli. Öte yandan bizim ülkemizde o üçüncü şahısların kim olduğu da önem arz ediyor.

Gürkan: Neticede sigortadan para alınabiliyor mu?

Kardeşim: Evet abi alınır. Fakat Amerika Birleşik Devletleri’ndeki gibi astronomik paralar verilmez. Konut sigortasının içinde ferdi kaza sigortası da olacak, ayrıca bunun da bir limiti var o limitin üzerine çıkamıyorsun.

3. şahıs olayının içeriği bizde biraz karışık, onu dinledim. Uzun uzun yazmak istemiyorum. Öte yandan burada alınan paralar Türkiye’de verilse kan gövdeyi götürür, işin şakası yok. Ayrıca sadece bizim ülkemizde değil Avrupa’da bile böyle bir sebepten dolayı kimse komşusunu mahkemeye vermez. Komşuna çocuğunu gönderirken “Kardeş konut sigortan var mı yok mu, çocuğu ona göre evine göndereceğim” demez hiç kimse! Burada da kimse kimseye sormuyor ama anladığım kadarı ile yaşanan olaylar olduğundan Amerika Birleşik Devletleri’nde konut sigortaları 3. şahısların yaralanmalarını karşılıyor. Vay arkadaş….

Bu olayı öğrendikten sonra bir sosyal deney yaptım ve durumu karşılaştığım Avrupalı ve Güney Amerikalı turistlere, Amerika’da yaşayanlara ve bizim vatandaşlarımıza sordum. Sonuç; Amerika’da yerleşik düzende yaşayan %95’lik kesimin aklına mahkemeye vermek hemen geliyor. Fakat bu ülkede yaşayamayan, bu kültüre ait olmayan hiç kimsenin aklına çocuğunun komşunun evinde arkadaşı ile oyun oynarken sakatlanması sonucu mahkemeye vermek gelmiyor. “Çocuk bunlar yapar, gayet normal” diyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde göçmeni de yereli de sigortadan parayı nasıl alırızın derdinde. Ülkenin etinden sütünden faydalanıyor yani burada yaşayan topluluk. Amerika’da sigorta işinde olan bir arkadaşıma da şunu sordum; aldığım cevap daha da şaşırttı:

“Şimdi bu adam komşunun konut sigortası kapsamında 3. şahıs göz önünde bulundurarak onun sigortasından mahkeme sonucunda para alıyor. Öte yandan çocuğunun kayıtlı olduğu sigortadan da para alıyor mu?” Şu noktadan sonra cevap sizleri de şaşırtmayacaktır. Evet alıyormuş. Diyecek söz yok, bunu bu ülkede eğitimlisi eğitimsizi herkes yapıyor.

Yolda öğrenmeye devam ediyoruz. Lake Charles’da Nevzat abilerin de evinde birkaç gün kaldım. Nevzat abi “Acelen ne? Niye gidiyorsun?” diyor. İyi de ben herkesin evinde 1 ay kalıp sohbet muhabbet etsem bitmez bu ülke. Nevzat abim sağolasın, öpeyrum tüm aileyi.

Sıradaki eyalet TEKSAS

Teksas’ı sanırım Teksaslılar çok seviyor. Bende böyle bir izlenim oluştu. Teksaslı olmayan bir Amerikalı’nın Teksas’dan iyi bahsettiğini hiç duymadım. Güney eyaletleri arasında en muhafazakâr eyalet olarak bana tanıtıldı. Bakalım nasıl çıkacak… Bir de şu söz var;

“Gürkan Amerika Birleşik Devletleri’nde her şey büyüktür ama Teksas’da 2 katı büyüktür”.

Bunu ilk başta anlamamıştım fakat Teksas eyaletine girince ilk kilometrelerde hemen yolda anlaşıldı.

Bisikletle gittiğim emniyet şeridi bir anda büyüdü, ayrıca arkadaş herkesin altında pick-up mı olur? Ve bu araçların Teksas modeli var. Teksas’a özel daha büyük, daha farklı özelliklere sahip olan araçlar. Normal Sedan araç neredeyse ama neredeyse yok. Beumont ilk şehri ve Nevzat abi bana otelden yer ayırttırmış, git bu otelde kal, açıkta kalma orada diye. Ayrıca 4 yıldır seyahati takip eden Profesör Özge de Beumont’da öğretim görevlisi ve O da beni yemeğe davet ediyor. “Kesinlikle gelip üniversitede sunum vermelisin. Dön dolaş gel, misafir de ederim ama gel buraya” diyor.

Öğretim görevlisi arkadaşları ile beraber yemeğe çıkıyoruz. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki öğrenci profillerini anlatıyorlar. İnanmakta zorlanıyorum, anormal hikayeler var. (Bu hikayeleri gerektiğinde sunumlarımda anlatıyorum) Sonrasında Houston’a kadar devam.

Türk Hava Yolları’nın Houston müdürlerinden biri olan Cihangir benim seyahati yıllardır takip ediyor. O kadar çok sohbet ettim ki kendisi ile artık tanışmanın vakti geldi. Eşi Kader ve çocukları Can ile beni evlerine davet ettiler. Öte yandan uzun yıllardır dostum olan Julian ve Özlem de beni bekliyor. 2014 yılında İsrail’de beraberdik, yıllar çabuk geçiyor. Okan da Atılım Üniversitesi’ndeki sunumumdan beri beni takip edermiş. Böylelikle Houston’da kendime bir rota çizdim. Önce Cihangir ve Kader’de kalacağım, sonra Akın’da misafir olacağım, en sonunda Julien ve Özlem’e gideceğim. Onların evinde en az 10 gün dinlenirim, keşke daha fazla kalabilseydim.

Cihangir’in evine vardığımda yollarda bir şey dikkatimi çekti. Houston’da birçok alanda kaldırım yoktu. Teksas’da yaşayan bir Amerikalı’nın dediği sözdür: “Aracın yoksa bu eyalete gelmeyeceksin”. Bu yüzden de evsizlerin pek tercih etmediği eyaletlerden biri Teksas. Hele yazın hakikaten yaşanacak yer değil Houston şehri. Türkiye’nin Adana’sı, ne aşağı ne yukarı şaka demiyorum.

Cihangir’de kalırken Houston THY ofisini de görmüş olup bölge müdürümüzle tanıştım. Bir öğlen hep birlikte yemek yeyip sohbet ettik. Bir başka gün hep birlikte konsolosumuz Ahmet abinin evinde maç seyrettik.

Cihangir ile havuz, mangal, keyfi yapıp bisiklet sürdük. Bu arada Cihangir de evlenmeden önce tur bisikleti ile Japonya’yı gezmiş bir maceraperest. Evlendikten sonra ve çoluk çocuğa karışınca başka maceralara yelken açmış. Eşi Kader ise ayrı bir derya, O’nun sayesinde ABD’de farklı bir meslek öğrenmiş oldum.

Can yaaaa. Yazıyı okursanız bir sorsanıza Cihangir beni hatırlıyor mu 🙂

Doğum işleri, çoluk çocuk, evlilik bana uzak olduğu için şimdi anlatacağım ABD içindeki iş kolundan benim haberim yoktu. Türkiye’de ise belli bir kesim tarafından kesinlikle bilinen bir durum. Kaldı ki bu iş dalının her milletten çalışanı varmış, onu da öğrendim.

Kader de sağolsun bana detaylıca durumu anlattı . Ayrıca kendisine tekrardan misafirperverliğinden dolayı teşekkür ederim.

Evlisiniz, bebeğiniz olacak ve bebeğinizi Amerika Birleşik Devletleri’nde doğurmak istiyorsunuz. Ama nasıl bir sürecin sizi beklediğinizden haberiniz yok. Amerika’ya girdikten sonraki her işleminizle buradaki danışman ilgileniyor, işte Kader ve sonraki günlerde gideceğim Okan da bu işle uğraşıyorlar. Bebek sahibi olacak çiftin ABD’ye girdikten sonra konaklayacağı yer, hastane işlemleri, doktoru, doğum sonrası kâğıt işleri vs vs. Bu Amerika Birleşik Devletleri’nde tamamen bir iş dalı haline gelmiş. Sadece Türkiye’den gelinmiyor, dünyanın dört bir yanından bu işlem için Amerika’ya gelen insanlar var. Bu yüzden Amerika Birleşik Devleti nüfusu çok hızlı şekilde büyüyen bir ülke. Amerika’da doğan çocuk Amerika vatandaşlığı alıyor, 18 yaşından sonra annesini ve babasını da ABD vatandaşlığına geçirebiliyor. Bunu da aileler geleceğe dair bir yatırım olarak görüyor.

Amerika Birleşik Devletleri bu durumdan haberdar ve bu sürecin önüne geçebilmek için yasada 2025 yılında bazı değişiklikler yapmayı istiyor. Zaten gidişat Trump’ın kazanacağı yönünde ilerliyor. (2024 yılının Kasım ayında Trump ikinci kere ABD başkanı seçildi) Kendisi de bu durumdan rahatsız. Amerika’ya akın akın gelen insanlardan yerel halk rahatsız. Her ne kadar büyük bir ülke ve geniş yerleşke toprakları da olsa bu durum özellikle beyaz Amerikalılar tarafından sevilmiyor.

Houston benim dönem ve öncesi için önemli bir şehirdir. 1995 yılında yayınlanan Apollo 13 filminde Tom Hanks’in oynadığı karakter olan ve 1970’de Apollo 13 programı ile uzaya giden Jack Swigert’ın sözü hafızalara kazınmıştı: “Houston bir sonumuz var.” Nasa’nın yer kontrol merkezi Houston’da bulunuyordu. Hali ile bu şehirdeki Nasa’ya ait müzeyi gezmezsem olmazdı.

Şimdi nereden başlasam işin bu anlatımına. Çayı tazeleyin…

Yıllardır çocuklara okullarda yaptığım sohbetlerde uzaydan bahsediyorum. Özellikle 2015 yılından sonra dünya turu sohbetlerimin içeriğini değiştirdim ve daha farklı konulara değinmeye başladım. Bunlardan biri de uzay oldu.

Uzay Programları…  Hap bilgiler vereyim:

•        Amerika Birleşik Devletleri’nin uzay programı resmi olarak 1954 yılında başlıyor, 2024 yılına kadar 20 uzay programı için harcanan para 1 trilyon dolardan fazla. Açık kaynak olarak ulaşabilirsiniz.

•        En son programlarından biri (benim de favorim olan) Artemis programı 2017’de başladı ve halen devam etmekte, 93 milyar dolar.

•        Avrupa Uzay Kurumu 1964’de kuruldu. Günümüze kadar olan bütçesi 200 milyar dolar.

•        Türkiye’nin ilk astronotu Alper Gezeravcı Nasa’nın ve Avrupa’nın desteklediği, günümüze kadar 1 trilyon 200 milyar dolar harcanmış uzay programlarına 55 milyon dolar ödeyerek dahil oldu. Harcanan paranın %0.0046’sını oluşturan bir para ile projeye dahil ediliyoruz.

Astronotumuz Alper Gezeravcıdır dendiğinde ilk yaptığım iş öz geçmişini okumak oldu ve yüksek lisansını görünce gülümsedim.

“Harekât Araştırma” (Operations Research)

1 trilyon 200 milyar dolar harcanmış bir projeye dahil ediliyorsunuz ve adamın yüksek lisansı enteresan. Şimdi bu bölümün inceliklerini yazayım.

Bu programın hakkını verebilmen için:

•        Disiplinin iyi olması şart

•        Matematik konusunda çok iyi olman şart

•        Sosyal bilimlerde de çok iyi olman gerekiyor

•        Analitik düşünme kapasitenin iyi olması şart

•        Gözlem yeteneğinin zirve olması şart

Peki bu bölümün bireye yan etkileri nelerdir?

•        Matematiksel Modelleme – Neyin modelini çıkaracağız?

•        Simülasyon Teknikleri – Modelin testi de şart tabii

•        Optimizasyon Algoritmaları – Sahada olmak şart tabi

•        İstatistik ve Veri Analizi – Elinde fotoğraf makinası, kalem kağıtla girilmeyecekti tabii buralara

Öz geçmişin geri kalanı da okunduğunda bence asıl görev anlaşılıyor. Bunu kendisini oraya gönderen Amerikalı ve Avrupalı yetkililer de farkındadır.

Artemis programına nasıl olur bilmiyorum fakat Türkiye’nin bir şekilde dahil olması gerektiğini düşünüyorum. Bu programa girmeliyiz, bunun için lobi çalışmaları yapmalıyız. Bu ülkenin geleceği için önem teşkil eden bir projedir. Bizde bir gün Ay’a çıkacağız ama böyle projelerde yer almamız önemli. Normalde bu ve benzeri projeler ve prograların ülkede çocuğu olan her aile için önemli olması gerekirken maalesef bizim ülkemiz geçim derdi ve ekonomik sıkıntılarla uğraştığından yakın gelecekte önemsenmiyor. Şu Artemis programını bir inceleyin derim.

Bu arada uzay istasyonunda bulunan antreman bisikletinin üzerinde neler olduğunu da görmüş oldum. Kafamda deli sorularla Houston uzay merkezinden ayrılıyorum.

Okan’ın evine geçtikten bir gün sonra Houston şehrini 3 ila 4 arasında bir kategoride Bery tropik fırtınası vurdu. Sonuç; tam 15 gün elektrikler kesik kaldı. Arkadaş bu şehirden uzaya roket gönderiyorsunuz, koca şehirin büyük bir bölümünün elektriğinin 15 gün kesik olması ne demek. Anlaşılır boyutta değil. Sonraki günlerde Okan’ın evinden Özlem ve Julien’e giderken ağaçların nasıl elektrik direklerinin üzerine devrilip tüm elektrik sistemini yok ettiğini gördü bu gözler. Her fırtınada milyar dolarlık hasar ortaya çıkıyor fakat buna rağmen şehrin elektrik sistemini komik bahanelerle yer altına taşıyamıyorlar veya taşımak istemiyorlar bana öyle geldi.

Okan da Houston’da bir yazılım şirketinde iyi bir pozisyonda çalışan bir mühendis. Fakat eşi yurtdışında olduğundan yukarıda Kader’in yaptığı işin aynısı yapıyor. Burada kaldığım süre zarfında hem onun arkadaşları ile tanıştım hem de danışmanlığını yaptığı ailelerle tanıştım. Doktor İbrahim hocamız ve eşi Gülden hanımda bizleri bir akşam yemeğe davet ettiler sağolsunlar. Bu şekilde doğum sürecinin başka detaylarını da öğrenmiş oldum. Okan’ı zorla da olsa bir iki sabah koşuya bile çıkardım. Fakat zaman çok hızlı aktığından evinde birkaç gün kaldıktan sonra Özlem ve Julien’in evine geçtim.

Kasım 2014, bir kısmı İsrail içinde yer alan Golan Tepeleri’nin eteklerinde bisiklet sürüyorum. (Golan Tepesi’nin çevresini, oradaki Kibbutz yerleşkelerini de iyi bilirim, içlerinde de bulundum) Özlem’den bir mesaj; yakınlardaki bir kaplıcada kocası Julien ile birliktelermiş, seninle tanışmak istiyoruz diyor.

Rotayı hemen yanlarına çevirdim. Muhteşem bir kaplıcada birlikte çok güzel vakit geçirmiştik. Evlerine davet etmelerine rağmen ben yola devam etmek zorundaydım, Ürdün sınırına gidiyordum. 10 yıl önce başlayan dostluğumuz yıllar yılı hep devam etti. Özlem ve Julien bana nerede yaşamaya başladıklarını, maceralarını ara ara anlattılar. Bisikletle dünya turumda onlarca insanla tanışıyorum. Yanlarından ayrıldıktan sonra yıllarca ben yoldayken yaşamları ile ilgili kısa detaylar gönderenleri asla ama asla unutmuyorum. Yoksa herkesi aklımda tutmanın imkanı yok.

ABD’ye girdiğimde ve Teksas’ın yolumun üstünde olduğunu öğrendiklerinde ikisi de mesaj atıyor;

“Evin burada. Canın sıkıldığında, bir şey olduğunda yapman gereken sadece bir telefon açmak. Odan her zaman hazır. O bisiklet buraya gelecek. Ayrıca evde seni bir hayranın bekliyor. Onunla da tanışman gerekiyor.”

Sonuç olarak Teksas Houston’da buraya gitmeden olmazdı. İlk günden gideceğim son güne kadar evimdeydim.

Akşamları Natalie’ye uyumadan önce masallar okuyordum. Gündüzleri Julien ile birlikte koşular yapıyorduk. Bisiklet alma konusunda O’nu cesaretlendirdim. Ben gittikten sonra kendisine bir gravel bisiklet aldı ve yarışmalara bile katılmaya başladı. “Gürkan kondisyonumu biraz daha iyileştireyim yanına pedallamaya geleceğim, hedefim bu.” Bu arada Özlem bana mesaj atıyor, “Len kocayı kaybettim, sürekli sporda bisiklet sürüyor, yarışmalara hazırlanıyor.” Suratımda koca bir tebessüm.

Sonra Özlem şunu da dedi “Gürkan sen gittikten sonra bir sessizlik oldu. Çok alışmıştık sana ve bizim cidden kardeşimizsin. Seviyoruz seni, sormana bile gerek yok geliyorum de ve gel burada evin var.” Ayrılırken Natalie arkamdan su dökerek uğurladı. Tez git tez gel.

 

Houston’da bulunduğum süre zarfında şu mekanlara gitme olanağım da oldu: Coffee Mama Fontana, Barbarossa Cafe, Loqum Grill, Ata grubunun düzenlediği sohbet.

Ayrıca öncedeki yazılarımda dediğim bisikletteki bagaj sorununu burada halletmiş oldum. Dallas’da ölçüleri gönderip, Ankara Ostim’de yaptığımız G1’e özel üretilmiş bagaj sistemi de sağolsun Derya ile birlikte Houston’a geldi. Bu yolculuğa bir şekilde dokunan herkese tekrardan teşekkür ederim.

Privacy Preferences

When you visit our website, it may store information through your browser from specific services, usually in the form of cookies. Here you can change your Privacy preferences. It is worth noting that blocking some types of cookies may impact your experience on our website and the services we are able to offer.

Click to enable/disable Google Analytics tracking code.
Click to enable/disable Google Fonts.
Click to enable/disable Google Maps.
Click to enable/disable video embeds.
Web sitemiz, esas olarak 3. taraf hizmetlerinden gelen çerezleri kullanmaktadır. Çerezleri kullanmamızı kabul etmelisiniz.