
Yukon eyaletinin tabelası görünüyor. Yakınına gidip tabela ve bisiklet aynı kare içinde fotoğraf çekilmeye çalışıyorum. Eskiden böyle noktalara geldiğimde bağırıp çağırıyor, kendi çapımda başarımı kutluyordum. En son 7 Şubat 2019’da Peru Abra Azuca’da 5132 metre ile Güney Amerika’nın en yüksek geçidini geçtiğim gün avazım çıktığı kadar bağırmış, ağlamıştım. Bir daha da o sevinç çığlıklarını atmadım…

Halbuki Yukon, Alaska ve Kutup Dairesi, Amerika’nın en yüksek geçidi veya Amerika’nın en büyük çölünü bisikletle geçtikten sonra geçmişte olduğu gibi başarı videolarını çekmem gereken yerlerdi. Yapmıyorum artık… (Var tabii ki bir sebebi. Benim ülkemde bir çok gerizekalı yol izi kayıtlarından haberi olmadıkları için geçmemiştir diyecektir. Biz Türkler böyleyizdir başarısı olanı dibe çekeriz takdir etmeyi beceremeyiz. Siz yabancılar pek bilmezsiniz)

Yukon çok ama çok güzel bir bölge. Özellikle British Columbia’da “37” numaralı yolun son 200 kilometresi, Yukon girişi ve Alaska sınırına kadar olan yer. “Allahım ne güzel diyarlar yaratmışsın.”

Buraları görmenin tek yolu araçla seyahat etmekten geçiyor. 10 yıllık veriye baktım, tahmini bir rakam istedim. Orada yaşayanlarla birlikte dünya nüfusunun %0.0037’sinin gördüğü bir yoldan bahsediyorum. Bu taraflara gelen olursa bu 37 numaralı yolu kullanın. Yukon’un başkentine gitmeden önce yolumun üstünde olmayan ama erzak alabileceğim veya dinlenebileceğim noktalardan biri de Watson Lake şehriydi. Yolların kesiştiği alana çıktığımda Alaska otobanına da ulaşıyorum. (Başka yol yok, Türkiye’deki E5 karayolu gibi.) Kavşakta bir benzinlik var, öte yandan hiç trafik yok. Oradan biraz da gaz ocağım için benzin aldım.

Watson Lake’e gitmeme gerek yoktu ama Kanada’da babamın kankası Kamil amca “Kesinlikle gitmen, görmen lazım.” deyip duruyordu. Ulan ne olabilir ki şehirde, göl var daaaa başka bir şey yok. Israrlı bir şekilde gitmemi söylüyor. Hadi büyük sözü dinleyeyim ve gideyim.
Çok net söylüyorum, gitmenizi gerektirecek hiçbir halt yok. Kasabanın içinde bir tur attım, gölün kenarından bisiklet sürdüm ve kamp alanında konakladım. Yahu zaten beleş olan kamp alanı şehre de 5 kilometre uzaklıkta. Şehre gittin, sonra kavşağa geri döndün; 45 km boşa yapıyorsun. Bisikletçi için 1 gün gitti. Fakat Kamil amcamın oraya “git” demesi başka bir tesadüfler örgüsü kurdu! Tekrar ediyorum, şehirde hiçbir halt yok.

Sabah yola çıktım, ilerliyorum; yolun sağında bir siyah ayı. Hemen sol şeride geçip o taraftan devam ediyorum. Daha önceki yazılarımda da dediğim gibi ortalama her gün mutlaka ayı görüyorum. Bu bölgede ayıların nüfusları 1 milyondan fazla. Tekrar kavşağa geliyor ve 10 kilometre kadar daha ilerleyip o alandaki ikinci benzin istasyonu ve küçük kabinleri olan turistik bir noktaya geliyorum. Ayrıca bir restoranları var.

Nugget City Gas Station; yola devam edeyim mi etmeyeyim mi diye düşünürken “Hadi lan, yemek yiyip de öyle devam edeyim.” dedim.
Öncelikle şunu söyleyeyim; dünya turunda yediğim en kötü hamburgerlerden birini yedim. Ertesi gün cırcır halinde geçti. Öte yandan mekanda güzel bir uygulama var.
Bu nokta, Güney Amerika’dan Alaska’ya bisikletle gidenlerin geçmek zorunda oldukları bir nokta ve aşağıdan yukarı veya yukarıdan aşağı gidenler oraya yolculuklarının kaçıncı gününde olduklarını yazıyorlardı. Listeye adımı yazınca o zamana kadar yapılmış en uzun tur da benimki oldu. Tabii bunu böyle yazınca ve içerideki insanlar öğrenince alkışlamaya başladılar. Teker teker insanlar sorular sormaya başladı. Sohbet ettiğim kişilerden biri Kanada’dan sonraki rotamı sordu.
Aşağıda New Denver’a gideceğim. Tabii ki oraya gideceğimi öğrenince şaşırıyor. Çünkü pek bilinmeyen bir yer ve Kamil amcaların arkadaşı çıkıyor. Bölgeye geri döndüklerinde benden bahsetmişler. Öte yandan bölgede rota çıkartan “RVing to Alaska” şirketinin kurucuları Stacey ve Gray ile tanışıyorum. Sohbet sohbeti açıyor, çok güzel vakit geçiriyoruz da benim yola çıkmam lazım. Akşam gene bir kamp yeri bulup arazide konaklamalıyım falan, daha Yukon’un başkenti Whitehorse’a mesafe var. Bu arkadaşlarla yaptığım güzel sohbetten sonra yoluma devam ediyorum.

“Gürkan ya ayılar?” Arkadaşlar, sevgili okuyucularım; bu bölgede ayılar var. Hemen her gün, özellikle bu bölgede görüyorsun. Ama durup da ayının fotoğrafını çekme gibi bir durumum yok. İstesem en kral fotoları da çekerdim. DJI Mini 4 Pro drone’un bu bisiklette olduğunu unutmayın.

Onları korkutmak, keyiflerini kaçırmak istemiyorum. Eğer mesafe varsa ve beni fark etmedilerse de özellikle kendimi onlara göstermek için uzaktan bağırıyor, beni fark etmelerini sağlıyor, yönlerini değiştiriyorum. Ben bir doğa fotoğrafçısı değilim!!! Özellikle bu hayvanların fotoğrafını saatlerce bekleyip uzaklardan çekmiyorum. 100 km günlük pedal çevirip, her gn farklı rotada pedallayan ve daha birçok olasılığın içinde bulunduğu BISIKLETLE dünya turu yapıyorum. 
Yolda ve kamp noktalarında birbirinden çok değerli insanlarla tanışıyorum, tecrübelerini dinleniyorum. Bazı kamp noktalarında oturup kendimle sohbet ediyorum, bazılarını videoya alıyorum. Aklıma Çin’de İç Moğolistan bölgesinde Gobi Çölü’ne girmeden çektiğim video geliyor.

Dünya turumda 15. senemde geleceğe dair korkularımın olması ne kadar rahatsız edici. Korkularımın hiçbirinin benim hayatımla ilgisi olmaması da enteresan. Bir gün ya kitaplarda okursunuz veya belgeselde seyrederiz. Bunların neler olduğunu şuraya yazmamın da bir anlamı kalmadığını zaman içinde fark ediyorum. (2010 Tacikistan – Nathan bizden uzakta sessizce oturur, arada bir bize bakar, sessizliğini korur, sadece ayı seyrederdi…)

Yukon’da ilerlerken yerleşkeler yakınında ufak müzelere denk geldiğim de oluyor. Bunlar bölgede yaşayan “İlk Ulus” topluluğuna ait müzeler. Yukon tarafında da GSM çekmiyor. Genel olarak Whitehorse’a kadar çekmiyor.

Ve artık yolda bisikletçileri görmeye başladım. Bu bisikletçilerin hedefi de kuzeyden, Alaska’dan başlayıp Güney Amerika’ya gitmek. Karşılaştıklarımın hikayeleri de güzel.

Bir bisikletçi karşıdan ağır ağır geliyor; rüzgar benim arkamdan geliyor, ona ise karşıdan vuruyor. Tam karşı karşıya geldiğimizde duruyoruz.
– Selam.
-Merhaba. Rüzgar tam karşıdan geliyor. Watson Lake’e 50 km var, az kaldı akşama varırsın.
– Sen Türk müsün? Arkada Türk bayrağı var.
-Evet, Türk’üm.
– Gürkan?
-Evet, benim. Pardon, çıkaramadım?
– Hahahah senin beni tanımana imkan yok, yüzlerce bisikletçi seni takip ediyor, birçok kişiye ilham oldun. Yolda bir efsane ile karşılaşacağım aklıma gelmezdi. Geçmişte seninle biraz sohbet etmiştim. Hatırlar mısın bilmem, ben İspanyol’um ve sana Cezayir rotanı sormuştum.

– PEDROOOO! (56 yaşında)
– Nasıl yani, hatırlıyor musun?
HAHAHAHAHAH!
– Elbette, çünkü bana Cezayir’de bisiklet turunu soran ilk bisikletçi sen olmuştun. Şu anda Alaska’da karşılaştığımıza inanamıyorum. Senin de 10 seneden fazla oldu yolda olduğun. (YAŞ ALDIM BAZI ŞEYLERI UNUTABILIRIM NORMAL AMA DEĞER VERENI KIYMET VERENI UNUTMAM)
– Evet, 15 oldu. Fakat Gürkan, günümüz dünyasında kimse senin gibi gezmiyor; gezdiği, gördüğü yerleri bu şekilde kaleme almıyor. Her yazında bir şeyler öğrendim. Öğrenmeye de devam ediyoruz. Cezayir’i senin gibi gezen bir tur bisikletçisi hiç olmadı. Bundan sonra da olmayacak gibi dostum.
– Beni onore ettin, sağ ol Pedro.
Pedro’nun nereden geldiğini, ne tarafa doğru gittiğini öğreniyorum. Hangi noktalarda boz ayı ve siyah ayı olduğunu da söylüyorum. Biraz daha sohbet edip ayrılıyoruz. Ama tam pedallarımıza basmadan önce arkama dönüp:
– Hey Pedro, bir dahaki sefere aynı yöne gidelim…

Bu manyak da Skagway tarafından geliyor. “Orada ne yaptın?” diyorum; Glacier’ın olduğu milli parka girmiş. “Kaç ayı gördün?” diye bir soru sordum. “Çok.” dedi, hahaha. Şimdi adamın gittiği alanı az çok biliyorum. Kendisi 3 aylık bir tur yaptığından bölgesel dolanıp İspanya’ya geri dönecek. Eğer ben de benzer bir şey yapıyor olsaydım sanırım tercihim hiçbir yere bağlantısı olmayan bu yolu seçer, Irene Buzulu’nu görmeye giderdim. Bizim hedef belli; Alaska’da ABD’ye tekrar kabul edilirsem (sınıra geldiğimde anlatırım) Kutup Dairesi’ne kas gücü ile ulaşıp orayı geçmek.
Sonrasında yola devam ediyorum. Avustralya’dan gelip Alaska, Kanada rotasını yapan Kym ile karşılaşıyorum.

Gene aynı yol üstünde Katya karşıma çıkıyor. İnanılmaz bir rüzgar ve yolun karşısında 60 yaşlarını devirmiş bir kadın tur bisikletçisi geliyor. Yolun karşısına geçip duruyorum.
– Wow, tek başına mısın? Tek başına pedallamak için zor bir gün. Tüm gün rüzgar karşından esti.
– Evet, çok zor bir gün; bu kadar zorlanacağımı tahmin etmiyordum.
Bunu derken kadının gözleri yaşardı. Şehre en az 2 gün sonra varacaktı. Bisikletin ayaklığını açıp park ettim.
– Adım Gürkan Genç. 15 yıldır bisikletle dünya turu yapıyorum. Çok uzun zamandır tek başına gezen bir kadın görmemiştim
Elimi kalbimin üstüne koyup önünde saygı ile 5 saniye eğildikten sonra kalkıp
– Tek kelime: “Muhteşemsin”. Burada bir kaç şey daha söyleyip kendisine gidip sarılıyorum. Bu sarılmanında iyi geldiğini düşünüyorum
Birkaç bisikletçi ile daha karşılaşıyorum fakat adlarını şimdi hatırlamıyorum. Eminim hepsi yolculuklarına keyif alarak devam etmiştir.

Whitehorse’a yaklaşırken de bir Gran Fondo yarışının içinde bulunuyorum. Yarışmanın bitiminden sonra evlerine bisikletleri ile dönen Dan ve kızı Han ile de yolda karşılaşıyorum. “Ben bir yerlerde çadır kurarım.” derken onlar evlerine davet ediyor.

Gene kuzeyin en büyük şehri Whitehorse’da Branden ve Jane’in evinde kalıyorum. Hatta bana küçük bir karavan veriyorlar, orada kalıyorum. O kadar güzel geliyor ki bana burada dinlenmek, anlatamam. Branden ve Jane hakikaten muhteşem bir çift. Hatta bu şehirde bir uygulama aracılığı ile Mel ile de tanışıyorum, beraber şehir ve çevresinde de geziyorum. Kasabada gitmediğim çok az yer kalıyor.

Bir gün Branden “Maç yapacak, oynar mısın?” dedi. “Oynarım, neden olmasın?” Maçın oynanacağı alana gittik. Çim saha, her takım 9 kişi. Herkeste krampon, tozluk falan var. Bir süre sonra Branden yanıma geldi:
-Gürkan, senin Kanada sağlık sisteminde bir numaran var mı?
-Hayır Branden, yok.
– O zaman seni maça alamıyoruz. Bir sağlık sıkıntısı olur ve sen sisteme dahil değilsin.
-Fakat sağlık sigortam var. (Anadolu Sigorta dan)
– Fakat Kanada sistemine uygun değil.
Aslında yapılan doğru da beni şaşırttı. Mesela bizim ülkemize bir yabancı gelse ve halı saha maçına götürsek takımdan birini çıkartır, illaki onu oynatırız. Öyle sağlık sigortasıydı falan sorulmaz. Öte yandan takımlar karma. Karma derken erkekler, kadınlar birlikte maç yapıyorlar. Düzenli olarak bunu her hafta yapıyorlarmış. Bence kadınlar erkeklerden daha iyi oynuyordu ve seyretmesi de oldukça keyifliydi. Türkiye’de “Kızlar Sahada” Instagram hesabını bir takip edin derim; bu vesile ile de Kiraz Öcal’a sevgiler.

Bisiklet üstünde ufak tefek değişiklikler yapıyorum. Ayı popülasyonunun artması ile yemek çantamın içine ikinci bir hava geçirmeyen kalın çanta daha aldım. Yemin ediyorum çantaları ağaca asmaktan yoruldum. Şehirde sadece bir tane büyük bir spor mağazası var ve burada kampçılıkla alakalı her şeyi buldum. Mesela burada dükkanda bulduğun kamp malzemeleri de çeşitlilik gösteriyordu. Direkt bölge insanının işine yarayacak bir ürün yelpazesi yapmışlar.

Velhasıl şu yukarıda verdiğim detayı tekrar edeyim. Hemen her küçük kasabada mutlaka bir müze var. Bu müzelerin büyük çoğunluğu da First Nation’a ait (Kızılderililer). Şimdi tek tek bu müzelerin içeriğini anlatmam uzun hikaye fakat neler gördüm, öğrendim, hepsi bende. Belki hayatım boyunca işime yarayacak bilgiler öğrendim ama gene de bu topraklar hakkında oldukça fazla detay biriktirip halkı ile konuştum. Bende ki bu hayat hikayeleri deneyimler, bölgesel bilgiler ve bu insanların görüşleri düşünceleri, şehirde yaşamlarını sürdüren ve bu ülkeye son 100 yıl içinde göçenlerde maalesef yok. Konulara çok farklı yerden bakıyorlar. Neyse yola devam.